top of page

Kaybetme Korkusu Yaşatmak Seni Tüketir: Onun Yerine Değerinizi Koruyun

18 saat önce
8 dakikada okunur

"Neden beni kaybetmekten korkmuyor?" Bu yazıyı açtıysan arkadaşım, bu soru içini kemiriyor olabilir. Hepimizi bir zamanlar kemirdi, benim de çok yaşadığım bir şeydi. Özellikle gece vakitlerinde kafanı meşgul eder: "Ben onun için o kadar şey yaparken, gururumdan, zamanımdan, enerjimden o kadar ödün verirken o nasıl bu kadar rahat olabiliyor? Hiç gitmeyecekmişim gibi nasıl davranabiliyor?" Acı gerçeği söyleyeyim: Korkmuyor.

Kaybetme korkusu elbette çok matah bir şey değil. Ama ilişkide birazcık sevdiğinin yokluğunun olabileceğini bilmek, kaybetme ihtimalinin küçük bir korkusu gerekir. Bu yapıştırıcı bir etkidir. Sen de o yüzden kaybetme korkusu vermek istiyorsun. Ama bunu geç yazmak, kıskandırmaya çalışmak gibi taktiklerle değil, önce kendi kimliğinde, davranışlarında ve yeteneklerinde bazı değişikliklere giderek nasıl yapabileceğinden bahsedeceğim. Kendi kaybetme korkunla nasıl baş edeceğini ilişkilerde kaybetme korkusu yazısında ayrıca anlatmıştım.

Kaybetmekten korktuğun insanlar seni neden kolayca gözden çıkarır?

Hayatta da böyle değil mi? Sen de fark etmişsindir, kaybetmekten korktuğun insanlar seni hiç ummadığın kadar kolay gözden çıkarabiliyor. Çünkü kendine yanlış soruyu soruyorsun, özellikle kriz anlarında.

Biri sana dudak büktüğünde, soğuk davrandığında "Acaba uzak duruyor, bir şey mi oldu? Acaba ayrılacak mı?" diyorsun. Bu kaygılı bağlanmadan oluyor. Kendi değerini onun iki dudağının arasına, atacağı bir mesaja, söyleyeceği bir iki söze, iki gram ilgiye endekslemişsin. O da korkunun kokusunu alıyor arkadaşlar. Duygular kokusunu hissettirir. Bir odada biri otoriter ve gergin olduğunda o gerginlik sana da bulaşır. Biri somurttuğunda onun duygusunu sen de alırsın. Duygular çok hızlı bulaşır.

Bu yazıda bunu tersine çevirmeye çalışacağız. Öyle bir noktaya geleceksin ki ona baktığında içinden "Sen beni hak etmiyorsun" diyebileceksin. Tabii hak ediyorsa hak etsin, hak etmeyenler için diyeceğiz. Bu hakkın sınırı nedir, onu da anlatacağım.

"Ben kendi kendime yetebilirim. Kimse olmasa bile ben yeterim." Bu gücü hissettiğinde kapıdan çıkıp gitmene ya da ilişkiyi tehdit etmene bile gerek kalmaz. Karşı taraf o enerjiyi o odadan, o şehirden, kilometrelerce uzaktan hisseder. Bugünkü konumuz o yüzden ilişki kurtarmak değil. Bugünkü konumuz seni kurtarmak arkadaşım.

"O beni kaybeder" diyebilmek neden bu kadar önemli?

Daha önce "Kimseyi kaybetmekten korkmayın" dediğimde bazı arkadaşlar "Erdem, kalbim yanıyor, söylemesi kolay" demişti. Şimdi de dediğinizi duyar gibiyim. Ama şu felsefeyi oturtmamız önemli. Biri gidecek gibi olduğunda içinden şunu diyebilmen o kadar önemli ki, ben bunu kendimde hep yapıyorum: "Biri gidecek gibiyse, ilişkimde ya da herhangi bir konuda, o beni kaybeder."

Bu senin kendine inancınla ilgili. Bunu diyemiyorsan o ilişkiye hiç mi değer, hiç mi fayda, hiç mi kıymet katmıyorsun? Bir düşün bak. Düşündüğünde en çok da senin kattığını göreceksin. Ama hepsini sen sıfırlıyorsun. Sen sıfırlarsan karşı taraf da zaten sıfırlar.

Bu yüzden senin görevin karşındakini ikna etmek değil. Değerini bir PowerPoint sunumu gibi anlatmak da değil arkadaşım. Zamanı geldiğinde hayatın değişmez yasaları devreye girer, insanlar kendi hatalarını fark etmeye başlar. Neyi kaybettiklerini anlamaları için hayat onlara yeterince zaman, yeterince yalnızlık ve yeterince pişmanlık verir.

Peki "Sen beni hak etmiyorsun" diyebilecek o içsel omurgayı kurabiliyor musun? Gerektiğinde aramadan, yazmadan, bunu taktik olarak değil, o duruşla, için rahat ederek, o değerlilik duygusuyla sözünde durabiliyor musun? Bu devrimi şu inançla yaparsın arkadaşım: "Ben sevilmeye, güzel sevilmeye layığım. Sevmeyi de sevilmeyi de hak ediyorum." Bu inancı DNA'mıza kodlayacağız.

Hisse senedi metaforu: Değerin onun ruh haline göre mi inip çıkıyor?

Borsada bazı hisselerin değeri artar, bazılarının düşer. Kendini bir şirket gibi düşün. Metaforik anlatıyorum ki aklında kalsın: Senin hisselerinin değeri partnerinin o günkü ruh haline göre inip çıkıyor mu?

Sabah "Günaydın aşkım" diyor. Ertesi gün "aşkım" demiyor ya da sizin özel kelimenizi kullanmıyor. O zaman hisselerin düşmeye mi başlıyor? "Günaydın sevgilim" dediğinde tavan, akşam mesajına cevap vermediğinde taban mı yapıyor?

Bazı insanlar seni hak etmez, bu net. Hak etmeyen insanı nasıl anlarsın biliyor musun? Senin iyiliklerini, fedakârlıklarını, sonsuz özverini, sen yapmaya devam ettikçe kendi mükemmelliklerinin bir sonucu sanırlar. Bir süre sonra bu senin vazifen olur.

Kendini geri çekme sanatı nedir?

İşte bu yüzden ilk kural kendini geri çekme sanatı. Bazı eylemleri yapmadan sonuç alamazsın. Geri çekmeden sonsuz vericiliğinle devam edersen, ki bu vericilikten sadece emeği değil zamanı, ilgiyi, iltifatı, maddi manevi her şeyi kastediyorum, karşı taraf "Ben o kadar harikayım ki bunları bana yapıyor" diye düşünmeye başlar. Karşı tarafı davranışlarımızla programlıyoruz.

Senin kalbinin ekmeğini yerler, sonra da sofrayı kendileri kurmuş gibi davranırlar. Sonra ne olur? Bir arıza çıkar. Çünkü hak etmeyen birine hak etmediği kadar verici olmuşsun, alma verme dengesini bozmuşsun. "Sen benim yaptıklarımı hak etmiyorsun" diyebilmek için önce o değer butonunu onun elinden alıp kendi cebine koyacaksın. Hep dediğim gibi, kendi değerini başkasının cebinde değil kendi gönlünde arayacaksın. Bunu kendi değerini başkasının gözünde arama yazısında da konuşmuştuk.

"Ya beni cepte görürse?" sorusunun sonuna kadar gittin mi?

Danışmanlık görüşmelerimde genel olarak gündemde şu vardır: "Ya benim hakkımda şöyle düşünürse? Ya beni güçsüz sanırsa? Ya beni cepte görürse?" Sana çok sert bir gerçek söyleyeyim: Düşünürse ne olur? Bir düşün bakalım.

Diyelim ki hakkında kötü şeyler düşünmeye, seni sevmemeye başladı. Bu onun zihniyle, algı kapasitesiyle, gönlüyle ilgili bir durum, seninle ilgili değil. "Ya bunları yapmadığımda benden uzaklaşırsa, ya beni sevmezse?" Ne olur peki? En sonuna git. Gerçeği görürsün. Gerçekle erken tanışırsın. Yaşlanıyoruz da, zaman kaybetmezsin. Sorunun da büyümez. Cepte görünmenin nasıl oluştuğunu cepte görünmek yazısında anlatmıştım.

Bu ikilemleri yaşadığın an onun gözünden kendine değer biçmeye çalışıyorsun demektir. Onun gözünde puan kazanmaya çalışan bir sen mi var, yoksa yaptıkları değer görmediğinde hisselerini çeken bir sen mi? Önemli olan aynaya baktığında ne gördüğün. Vicdanın rahat mı? Elinden geleni yaptın mı? Dürüst müsün? Yapman gerekeni yaptıysan gerisi teferruat. "Şimdi ne düşünüyor, benden uzaklaştı mı?" Bu soruları sürüsüne bereket artırabiliriz. Bunlarla kendi değerinle değil, onun değerlendirmesiyle hareket ediyorsun demektir. O zaman karşı taraf da seni hafife almaya başlar.

Belki de hak ediyor bu arada. Ama sen hak etmesine izin vermiyorsun. Kendini o kadar ucuzlaştırıyorsun, o kadar ekstra çaba harcıyorsun ki karşı taraf belki seni olduğun gibi kabullenecekken ona seni yaptıklarınla, faydanla kabullenmeyi öğretiyorsun.

Kaybetme korkusu vermek isteyenler neden hep fedakâr insanlardır?

Kaybetme korkusu vermek isteyenler genelde fedakâr insanlardır arkadaşlar. Bencil, ben odaklı biri çıkıp "Şuna beni kaybetme korkusu yaşatmak istiyorum" diye bu yazıyı açmaz. Çünkü kendinden şüphe eden zihniyet karşı tarafa otomatik bir güç verir. Bencil insan kendinden şüphe etmez, "Ben haklıyım" der. O yüzden kendinden şüphe etme. Duruşunu dikleştir, sözünü netleştir. Enerjin toplanır. İnan bana, çekicilik de burada başlar.

Kendine hak etmediğin şekilde davranılmasına müsamaha gösterdiğin an, karşı taraf senden almayı ama sana vermemeyi bir seçenek olarak görmeye başlar: "Benim çok da bir şey yapmama gerek yok, zaten böyle bir risk yok." Seni kaybetme riskini sen ortadan kaldırıyorsun. Çünkü bir duruşun yok. Kötü davrandığında da iyi davranıyorsun. Bir telefonla, bir mesajla hemen tekrar oradasın.

İlişkide, iş görüşmesinde, sosyal hayatta "Acaba beni nasıl algılar?" sorusu seni köreltir. Tabii algının önemli olduğu yerler var. İş görüşmesinde ya da dışarıda absürt bir hareket yapmamak önemlidir, bunları kastetmiyorum. Ama "Ben kendimi nasıl sunuyorum ve benim sınırlarım neler?" sorusu seni özgürleştirir.

Kendini partnerine nasıl sunuyorsun? Bir köle gibi mi, yoksa bir sultan gibi mi? Köle gibi sunarsan köle gibi verirsin. Sultan gibi sunarsan sultan gibi verirsin. Ya paranla rezil olursun ya paranla vezir olursun. Hem verdin hem bir türlü yaranamıyorsun, onu demek istiyorum. Bu yaranamama halini yaranamazsın, seni hak etmesini sağla yazısında konuşmuştuk.

Eleştiri haklı mı, manipülasyon mu, nasıl ayırt edersin?

Değerinden, zihniyetinden şüphe etmeyin. Çünkü karşı taraf seni manipüle de edebilir. Karşındaki narsistik eğilimli biriyse iyice savrulmaya başlarsın. Mantığını hatalı sanırsın, şu dediklerimi bile algılayamaz hale gelir, "Ben hatalıyım" dersin. Narsistin bu döngüsünü narsistin seni seçmesi tesadüf değil yazısında anlatmıştım.

İnsanlar seni görmezden gelebilir, hafife alabilir, hatta aşağılamaya çalışabilir. Bu sadece onların düşünceleri, yorumlarıdır ya da değerden anlamadıklarını gösterir. Ama belki de haklıdırlar. Diyelim ki ben iyi yemek yapamıyorum. Kendimi "Harika yemek yaparım" diye kandırmamam lazım. Kişisel gelişimin yanlış noktası da budur: İnsanlar kendi beceriksizliğini kabul etmeyip kendini kandırır. Biri "Bu konuda kötü davranışların var" diyorsa onunla da yüzleşmem lazım. Ama karşımdakinden emin miyim? Manipülasyona gelmeyin. O yüzden üçüncü bir göz çok önemli. Seni iyi tanıyan, objektif, dışarıdan birine sor: "Gerçekten dediği konularda haklı mı?"

Enerjini neden döviz gibi harcamalısın?

İkinci kural enerjini yönetmek. Enerjini cebindeki para gibi, dolar gibi, altın gibi değerli bir döviz olarak düşün. Sokağa çıkıp önüne gelene para dağıtır mısın? "Al kardeşim, bu da benden olsun" der misin? Demezsin. Paranla sevdiğin şeyleri alırsın, değer verdiğin yerlere yatırım yaparsın. Peki neden enerjini, zamanını, o kıymetli duygusal emeğini seni tüketen, yok sayan, fedakârlıklarını görmezden gelen birine savuruyorsun?

Çünkü bize şu öğretildi: "Ne kadar verirsem o kadar sevilirim, faydalı olurum." Bu bir yanılgı arkadaşlar. Kaybettikçe daha çok yatırıyorsun, belki bir gün döner diye. Kumarda da böyledir. Kaybediyorsun, daha çok kazanırım diye daha çok yatırıyorsun. Hayır, dönmez.

Kendine şunu sor: "Onunla olan etkileşim beni çoğaltıyor mu, azaltıyor mu? Beni yükseltiyor mu, yerin dibine mi sokuyor?" Seni azaltıyorsa frene basma zamanı gelmiştir. Fedakârlık çift taraflıdır. Yankısını bulmadığın bir yerde tek taraflı fedakârlık senin kullanılmana neden olur. Bilinçdışın gaza basmak isteyecek: "Ara onu, neden böyle yaptı diye sor." Ama sen iradenle frene basacaksın: "Hayır. Benim enerjim bu kadar ucuz değil."

İçine sinmeyen o ses var ya, midendeki o kasılma, göğsündeki o ağırlık, o senin en sadık dostundur. "Bu adamda, bu kadında bir yanlışlık var" diye fısıldar. O yüzden sezgilerinize açık olun arkadaşlarım.

İnsanları bir gurme gibi seçerek almalısınız hayatınıza. Gurme önüne geleni yemez, değil mi? Seçer, tadına bakar. Önüne gelen her davranışı da yeme arkadaşım. O davranış sana tatlı gelmiyorsa kendini kandırma. Tat yoksa, tat alacağını da umma.

Zaman, zekâ ve sabır formülü nasıl işler?

Geldik en sevdiğim formüle: Hayat gerçekleri gösterir. Zaman, zekâ ve sabır. "Beni hak etmiyorsun" diyebileceğin o noktaya gelmek istiyorsan önce zamanın gücüne güvenmek zorundasın. Çünkü zaman en dürüst yargıçtır arkadaşım. Hiçbir yalanı, hiçbir maskeyi sonsuza kadar taşımaz. Zamanı geldiğinde gerçekler zaten ortaya çıkar.

O zaman gelene kadar elinde iki silah var: zekân ve sabrın. Zaman herkese eşit, 24 saat. Ama o zamanı zekânla kendini geliştirmek, kendine yatırım yapmak, kendi bahçeni yeşertmek için kullanırsan, sabrınla da o tohumların büyümesini beklersen bu oyunda galip sen olursun.

Başta ne demiştim? Ne düşünürse düşünsün. Güçsüz olduğuna mı inanıyor, muhtaç olduğunu mu sanıyor? Bırak öyle kalsın. Zamanı geldiğinde kendi yolunla, zekânla, sabrınla öyle bir noktada olacaksın ki karşı taraf kendiliğinden "Ben neyi kaçırmışım" diyecek. Ama biz bunun için uğraşmayacağız.

Yalnızlık korkusu seni neden kötü ilişkilerde tutar?

Kaybetme korkusu muhtaçlık enerjisi yayar ve kaybetme korkusunun bir nedeni de yalnızlık korkusudur arkadaşım. Çoğu kişi yalnızlığı bir öcü gibi düşünüyor: "Ya onsuz olursam, ya yalnız kalırsam?" Bu boşluk hissi seni kötü ilişkilerin içine sokabiliyor. Hak etmediğin muamelede, aldatılmada kalıyorsun.

Yalnızlık korkulacak bir şey değil, yalnızlık nötrdür. Toplum ona kötü demiş. Eski kodlar hep şöyle der: "Evde kaldın. Yalnızlık Allah'a mahsustur. Sahipsiz kalma." Oysa yalnızlık derinleşmek, kendini bulmak, üretmek, gerçek kendinle tanışmak için muazzam bir laboratuvardır. Sosyal olmak iyidir, ilişki güzeldir. Ama sırf yalnız kalmamak için standartlarını düşürdüğünde, kendine kötü muamele edilmesine izin verdiğinde kendine ihanet edersin.

Kendi yalnızlığıyla barışık olmayan bir kadın ya da erkek doğru kişiyi bulamaz arkadaşım. Yalnızlığınla güçlen, yalnızlığınla büyü. Sonra seni daha da büyütecek bir ilişkinin içinde ol. Çünkü yalnızlığımızla barışmadığımızda bir eş aramıyoruz. Bir bakıcı, bir kurtarıcı, bir boşluk doldurucu arıyoruz. O zaman gerçek anlamda sevemezsin ve bu enerji hep yanlış insanları çeker.

Bizim mahallede Azime teyze vardır, 85 yaşında. Ne zaman görsem gözleri ışıl ışıl. Bütün mahalleyi geziyor, kedileri besliyor, herkesle sohbet ediyor. Bir gün "Nasılsın?" dedim. "Ah evladım, bir piyango çıksa da şu hayvanlara bir barınak açsam, daha çok iş yapsam" dedi. 85 yaşında hâlâ bir amacı, bir hayali var. Kimseye muhtaç değil. Enerjisi kendi içinden, kendi kaynağından geliyor.

Bir de 20'li, 30'lu yaşlardaki gençlere bakıyorum. Omuzlar düşük, gözler ferini kaybetmiş. Sevgilisi mesaj atmadı diye hayata küsen insanlar var arkadaşlar. "Bana kötü davranıyor." Niye izin veriyorsun? Hayata bir kere geliyorsun. Bazen Azime teyze kadar bile olamıyoruz. Yalnızlık seni ele ayağa düşürmez. Seni ele ayağa düşüren kendine bakmamaktır, amacının olmamasıdır, ruhunu beslememendir.

Birinin hayatında olması gelecekte güvende olacağının garantisi değildir. Evlenirsin, boşanabilirsin, başka bir şey olabilir. Ölüm diye bir gerçek var. Bunun bir garantisi yok. Garanti sensin. Senin sağlığın, zihnin, ruhun, yalnızlığınla barışın. Hayatına kimseyi alma demiyorum. Sosyal ol. O zaman hayatına giren kişi bir ihtiyaç olmaz, gönlün doğru olanı seçtiği için tercih ettiğin biri olur. İlişkilerin de hep daha güçlü olur.

Bırak gitsin: Bardağı ne kadar süre taşıyorsun?

Kendi hayatımda uyguladığım bir slogan var: "Bırak gitsin." Bırakmanın verdiği hafiflik. Girişte de dedim ya, kaybetmesine izin ver. Sana iyi gelmiyor, seni tüketiyor, mücadele ediyorsun ama lastik patlak, araba gitmiyor artık. O yükü bırak.

Elinde bir bardak tuttuğunu düşün. Bir dakika tutarsan sorun yok. Bir saat tutarsan kolun ağrır. Bir gün tutarsan kolunu kıpırdatamazsın, ambulans gelir arkadaşım. Bardak aynı bardak, ağırlık aynı ağırlık. Değişen tek şey onu ne kadar süre taşıdığın. Toksik ilişki de böyledir. Ne zaman bırakacağını bilmek çok önemli. Kendine hep şunu sor: "Bunun için harcadığım enerjiye değecek mi, yoksa tuttukça canımdan mı gidiyor?"

O yükü bıraktığın an, o vazgeçiş anı var ya, işte o an senin en çekici, en güçlü, en karizmatik olduğun andır. Çünkü artık korkmuyorsun. Sana böyle davranan birine karşı önce kendi benliğini güçlendirmelisin.

Bu konuyu daha detaylı dinlemek istersen videosunu buradan izleyebilirsin.

İlgili Yazılar

Hepsini Gör

ERDEM TAŞKINSU
 

Kendini Güncelle markasının kurucusu olan Erdem Taşkınsu, İstanbul Üniversitesi'nde Sosyoloji, Anadolu Üniversitesi'nde ise Sosyal Hizmetler Danışmanı bölümlerinden mezun olmuştur.
Atılım Üniversitesi’ndeki Aile Danışmanlığı programını başarıyla tamamlayan Erdem, önemli isimlere iş ve ilişki danışmanlığı yapmanın yanı sıra, geniş kitlelere yönelik öğretici konuşmalar düzenlemektedir. Atılım Üniversitesinde "Temel Koçluk ve  Mentorlük " dersleri vermiştir. 

YouTube/@erdemtaskinsu kanalındaki videoları 43 milyondan fazla izlenmiş olup, Milliyet gazetesinde ilişkiler ve kişisel gelişim üzerine yazıları yayımlanmaktadır.

ERDEM HAKKINDA DAHA FAZLA BİLGİ 
 

Ofis :

0 505 260 95 96

Takip

  • Instagram
  • Youtube
  • Facebook
  • X
  • TikTok
  • LinkedIn

Email 

bottom of page