Birini Düşünmeyi Bırakamıyorsan: Onu Kafanda Bedava Yaşatma
Güncelleme tarihi: 1 gün önce
Onu aklından çıkarmak istiyorsun ama kafanda bedava yaşatmaya devam ediyorsun. Daha kötüsü, bunun sevgi olduğunu sanıyorsun. Nasıl olacak bu iş arkadaşım? Cevabı bana değil, kendi vicdanına ver.
Konuşurken ses tonu neden değişti? O kelimeyi seçerken bana mesafe mi koymak istedi? Hikâyeme baktı ama neden hiçbir şey yazmıyor? Sen bunları düşünürken o büyük ihtimalle arkadaşlarıyla takılıyor, maç izliyor, kuaföre gidiyor ya da mışıl mışıl uyuyor.
Birini çok düşünmek çok sevmek mi demek?
Bize bir denklem öğretildi: Birini ne kadar çok düşünüyorsan, aklından ne kadar az çıkıyorsa, onu o kadar çok seviyorsundur. Yıllardır sevgi, ilgi diye yutturulan en büyük psikolojik illüzyon bu. Aslında o kadar çok takıntılısındır. O kadar çok kendin olamamışsın demektir. Aklının bir köşesine büyük harflerle not et: Birini gerektiğinden fazla düşünmek sevgi değildir. Az sevgi de gerçek sevgi değildir.
Hep söylenir: Başka şeylerle ilgilen, spora git. Peki aynı zihinle gidiyorsam? İstediğim kadar spora gideyim, telefonu diğer odaya bırakayım, yine zihnime gelecek. Mesele telefonu ellememek değil. Zihninde o film oynamaya başlıyor arkadaşım, filmi durdurman gerekiyor. Ne taktik ne irade savaşı işe yarar.
İlişkilerdeki o görünmez sistem şu: Bir insanı kafanda büyüttükçe onu gerçekten kaybediyorsun, çünkü kendi gücünü tüketiyorsun. Zihinsel enerjini geri çektiğin an her şey senin lehine dönmeye başlıyor. Kafanda birini büyütmek yazısında da bundan bahsetmiştim.
Gerçek bir insanı mı düşünüyorsun, kendi kurgunu mu?
Zihnimiz bir sinema gibi çalışır. Karanlık bir sinema salonuna girdiğini düşün. En orta koltuğa oturmuşsun, karşında bembeyaz devasa bir perde. Müzik kalbini titretiyor, ağlıyorsun, heyecanlanıyorsun, "Bu film ne kadar muhteşem" diyorsun. Şimdi kalk, o perdenin dibine git ve elini sür. Orada dümdüz, soğuk, bomboş bir bez parçası var. Ne renk, ne derinlik, ne duygu. O muhteşem sahne arkanda sessizce çalışan projektörden geliyor. Görüntüyü de, rengi de, anlamı da üreten şey o bez değil, arkandaki makine.
Sistem dinamiklerinde buna yansıtma deniyor. Sana sarsıcı bir gerçek söyleyeyim: Gece yarısı kalkıp o adamı ya da o kadını düşündüğünü sanıyorsun ama onu düşünmüyorsun. Kendi kafanın içinde inşa ettiğin üç boyutlu bir tasarımı düşünüyorsun. Onun yarım bıraktığı cümleleri kendi korkularınla, belirsizliklerini kendi kaygılarınla tamamlıyorsun. Sessiz kaldığı anları kendi değersizlik yaranla boyuyorsun. Sıradan bir davranışının arkasına kendi çocukluk yaralarını, kendi kurtarılma ihtiyacını yerleştiriyorsun.
Bak burası çok kritik. NLP'de buna temsil sistemleri denir, dünyayı zihnimizde böyle temsil ederiz. Bir insanı zihninde ne kadar evirip çevirirsen tasarımın o kadar ayrıntılanır, ayrıntılandıkça da gerçekteki kişiden o kadar uzaklaşırsın. Belki gerçekte o adamın ya da kadının duygusal kapasitesi son derece sınırlı, rahatına bakan, derinlikten kaçan düz bir perde. Ama senin projektörün o kadar güçlü çalışıyor ki o perdeye bir aşk kahramanı, çözülmesi gereken gizemli bir ruh eşi filmi yansıtıyorsun. Sonra kendi yansıttığın filme âşık oluyorsun, gerçek kişi o filme uygun davranmayınca yıkılıyorsun.
Kurgulamayı bırakın, gerçeği görün. Bir insanı gerçekten tanımak, projektörü kapatıp onun kendi rengini görmeye cesaret etmekle başlar. Belki düşündüğün gibi biri değil. Belki egosu yüksek, belki seni aşağıda gören, belki sadece kendi keyfini düşünen biri.
Birini düşünmeyi durduramadığın o an kendine şunu sor: Şu an gerçekten onu mu görüyorum, yoksa kendi onaylanma açlığımı, sevilme ihtiyacımı, terk edilme korkumu onun üzerine mi giydiriyorum? Onsuz bir hiç olacağımı mı sanıyorum? Bu düşünce bana onun hakkında değil, kendim hakkında ne anlatıyor? Zihninde yarattığın o dev hikâye, karşındakinin kim olduğundan çok senin içeride neye aç olduğunu anlatır. Aç olduğun şeyin peşine düş, projeksiyonun değil. Bunu fark ettiğin an perdenin büyüsü bozulur ve gerçek ilk kez görünür olur.
Neden zihnin hep başkalarının üzerinde?
Havaalanındaki radar kulesini gözünün önüne getir. 360 derece döner, uçakları, bulutları, rüzgârın hızını, fırtınayı hesaplar. Gökyüzünde kuş uçsa sinyal verir. Ama ölümcül bir kör noktası vardır: Kulenin altında yangın çıksa, içerideki kablolar yansa, kolonlar çatlasa fark edemez. Çünkü bütün algı sistemi dışarıyı okumaya programlanmıştır.
Neden sabah gözünü açtığın andan gece uyuyana kadar zihnin hep başkalarının üzerinde? Partnerinin sesindeki milimetrik değişimi, eski sevgilinin sosyal medya hamlesini, patronunun ruh halini saniyesi saniyesine yakalıyorsun. Ama sıra "Ben şu an ne hissediyorum?" sorusuna geldiğinde duyarsız kalıyorsun.
Bu senin suçun ya da zayıflığın değil. Çocukken geliştirdiğin bir hayatta kalma stratejisi. Büyürken evdeki atmosfer tekinsizse, baba eve bin bir karış suratla geliyorsa, annenin sevgisi senin ne kadar uslu ve uyumlu olduğuna bağlıysa, ihtiyacını söylediğinde bencil ya da fazla hassas ilan edildiysen, çocuk zihin tek bir karar alır: "İçeriye bakmak tehlikeli. Güvende kalmak istiyorsam gözümü dört açıp karşımdakinin ruh halini önceden okumalıyım." Bu geçmişte bir güvenlik kalkanıydı. Ama artık o çocuk değilsin. İnanmıyorsan aynaya bak. Dün seni koruyan radar bugün senin zindanına dönüşüyor.
Biz buna dışarıdan içeriye yaşamak diyoruz. Oysa hayat içeriden dışarıya yaşanır. Dışarıdan istediğini alırsın, istemediğini almazsın, ama dışarıyı alıp içeriye koymazsın. Koyarsan herkes seni yönetir. Neşen onun sabah attığı mesaja, huzurun onun sesine, öz değerin onun sana nasıl davrandığına endeksli olur. En acı tarafı da şu: Karşı tarafı ne kadar kusursuz analiz edersen et, onu asla kontrol edemeyeceksin. İstemiyorsa yine gidecek, yine bildiğini okuyacak. Düğme hep onun elinde.
Burada sağlıklı empatiyi karıştırmamak önemli. Duyarlı ve empatik olmak harika bir şeydir. Empati, kendi merkezinde sapasağlam dururken karşındakini anlayabilmektir. Seni kendi merkezinden saptırıyorsa bu empati değil. Kendine şu telkini ver: "Karşımdaki ne yaparsa yapsın, hatta çekip gitse bile, ben kendime sahip çıkabilirim."
Onu düşünmeyi bırakırsan bağ kopar mı?
İster devam eden ama acı çektiğin bir ilişkide ol, ister ilişki bitmiş olsun, ister sadece flörtleşmiş olun: Kendi özerkliğine geri dönmen çok önemli. Gerçek ve tutkulu bir ilişki, iki insanın birbirinin içinde erimesi değildir. O bağlılık değil, bağımlılıktır.
Farklılaşma ne demek biliyor musun? Karşındakinden ayrı bir iç dünyan, ayrı bir merkezin, ayrı bir duruşun var demek. Onun seni onaylamadığı bir günde bile kendi değerinden, kendi doğrularından şüphe etmemen demek. Bunun için kendi değerlerini bilmen, sütunlarını oturtmuş olman gerekir. Günde on dört saat onu düşünüyorsan kendi kimliğini ondan ayıramazsın ki.
Sana çarpıcı bir şey söyleyeyim: "Onu düşünmeyi bırakırsam aramızdaki bağ kopar" sanıyorsun. Hayır, tam tersi. Birini takıntılı biçimde düşünmek gerçek yakınlığın önündeki en büyük duvardır. Onunla iç içe geçtiğinde onu ayrı bir birey olarak göremezsin, kendi uzantın gibi görürsün. Eldivenin ele yapışması gibi ona yapışırsın. Hiçbir sağlıklı insan kendi ağırlığını taşımayan bir enerjiyle uzun süre nefes alamaz, boğulur, kaçar.
Bunu soğuk, mesafeli, duvarları olan biri olmakla karıştırma. Yan yana duran iki kamp ateşini düşün. İkisi de kendi odununu yakar, kendi oksijenini kullanır, yan yana durduklarında odayı iki kat ısıtırlar. Ama sen kendi odununu atmayı bırakıp onun ateşinde ısınmaya çalışırsan ikiniz de oksijensiz kalır, sönersiniz. Gerçek yakınlık bir başkasında erimek değil, kendi benliğini kaybetmeden yan yana durmayı seçen iki bütün insanın buluşmasıdır.
Yan binaya çektiğin kaçak elektrik kablosunu kesip kendi evinin ışıklarını yaktığın gün, o adam ya da o kadın senin penceredeki o ışığı merak etmeye başlar. İlk başta küçük olabilir, bir mum ışığı kadar. Ama mum ışığı koca bir ormanı alevlendirir. Cool davranmak da tam olarak bu, soğukluk değil.
Düşünmek mi, çamurda patinaj mı?
Yağmurlu bir günde arabanın bir çukura saplandığını düşün. Gaza bastıkça motor yırtınır ama araba çıkmaz. Dışarıdan bakan çok ses çıkardığını görür ama araba ilerlemiyordur. Daha kötüsü, tekerlek döndükçe altındaki toprağı oyar, daha derine gömülürsün, benzin de biter. Buna zihinsel geviş getirme, ruminasyon diyoruz.
"İlişkimizi düşünmüyorum, sorunu çözmeye çalışıyorum" dediğin şey tam olarak bu patinaj olabilir. Beni sevseydi böyle yapar mıydı? Pişman olur mu? Geri gelecek mi? Neden öyle dedi? Hiçbir veriye ulaşamazsın, kısır döngüde kalırsın, hiçbir eylem kararı alamazsın. Çıkmak için bir kaldıraç noktasına, tekerleğin altına konacak bir lastiğe ihtiyacın var.
Zihnin bu işkenceyi sana neden yapıyor biliyor musun? Çünkü beynin bir illüzyona inanıyor: "Yeterince analiz edersem, nedenini bulursam kontrolü yeniden ele alırım ve canım yanmaz." Oysa bazen çözüm kabul etmektir. Durumu kabul edip kendi farkını ortaya koysan belki o sorunu çoktan aşacaksın. Kaygının sebebi karşındakinin ne yaptığı değil. Belirsizliğe tahammül edememen, reddedilme korkun, boşlukta kalma korkun, içsel güvensizliğin.
Kendine acımasızca dürüst ol: Kafanda döndürdüğün bu düşünce sana yeni bir bilgi veriyor mu? Seni somut bir karara götürüyor mu? Yoksa haftalardır aynı çamurda gaza basıp kendi öz değerini yerle bir mi ediyorsun? Görüşmelerde çok tanık oluyorum, insanlar sorunu çözmek için partnerlerinin zihnini okumaya çalışıyor. Ayağını gaz pedalından çekmediğin sürece o çukurdan çıkamazsın.
Bu soruları zihnine ben soruyormuşum gibi sor. Sorular trendeki makas ayrımı gibidir, şak diye seni bir an farkındalığa getirir. Eski sevgiliyi unutamıyorsan o yazıya da göz atabilirsin.
Bu konuyu daha detaylı dinlemek istersen videosunu buradan izleyebilirsin.
