Erkeğin Şakır Şakır Aramasını Sağlayan Şey: Frekansını ve Enerjini Yükselt
Bir erkek ya da bir kadın seni aramıyorsa şu üç sebeptendir. Birincisi, seni artık yeterince düşünmüyor. İkincisi, senden çok emin. Üçüncüsü, aramaya mecbur hissetmiyor. Bunlarla baştan yüzleşmezsek bir çözüm de üretemeyiz arkadaşlar. Bu üçü de aynı yere çıkar: Sen aradığında onun beyninde dopamin ürettiremiyorsun.
Dopamin neden ödül anında değil beklentide salgılanır?
Dopamin bir keyif, haz kimyasalıdır. Ve dikkat edin, dopamin ödül anında salgılanmaz. Çok ilginç bir bilgi. Dopamin ödül beklentisi anında salgılanır. Dolayısıyla o bekleme anında yaptığın şeyler, adamın ya da kadının dopamin salgılaması için çok önemli. Bunu Stanford profesörü Robert Sapolsky'nin, umarım doğru söylemişimdir, maymun deneylerinden biliyoruz. Maymunlara her gün aynı saatte aynı miktarda yiyecek verdiklerinde dopamin düşüyormuş. Maymun yiyeceğe alışıyormuş, ödül artık ödül olmaktan çıkıyormuş. Ama yiyeceğin ne zaman geleceği belli değilse, yani belirsizleşiyorsa, dopamin patlama yapıyormuş.
Eskiden küçük bir kedim vardı. Ona ödül maması veriyordum. Onda da aynı hikaye oluyordu. Onu her gün ödüle alıştırmıştım, heyecanı ilk seferkine göre düşmüştü. Bir hafta ara verince çılgınlar gibi yapışmıştı.
Şimdi bir düşün bakalım. Sen bu adamla ya da bu kadınla ne yapıyorsun? Her mesajına üç saniyede dönüyor musun? Her aradığında hemen açıyor musun? Programını ona göre ayarlıyor musun? "İyi geceler" yazınca uyuyorsun ve o bir şey öğreniyor: "Bu kişi garanti. Bu bende okey." Garanti olan şey heyecan vermez arkadaşım. Buzdolabındaki suya heyecan duymamak gibi bir şey bu. Buzdolabındaki pasta seni heyecanlandırır, değil mi? Su her zaman orada, biliyorsun. Ama pasta her zaman yoktur. Su hayallerine girmez. Bu yazıda sana, hayatına giren kişi için buzdolabındaki su değil bir pasta olmayı nasıl sağlayacağını anlatacağım.
Derin yerlere geçmeden şunu da söyleyeyim. Bu beş dinamik yine onunla ilgili değil. Ortak noktası ne biliyor musun? Senin nasıl var olduğunla, ne yapacaklarınla ilgili. Tek tek gidelim arkadaşım.
Her mesaja hemen dönmek neden müsaitlik sinyali verir?
Birinci nokta, ben buna dakiklik ritmi diyorum. Hem kadınlar hem erkekler için geçerli ama bazen erkeklerin ilişkide ağırlığını kadınlardan daha fazla koruduğunu görüyorum. Bazıları bunu taktik olarak yapıyor. Ağırlığınızı koruyun arkadaşlar. Bir kadın bir erkeğin daha çok aramasını, daha çok iletişimde olmasını istediğinde genellikle ne yapıyor biliyor musun? Dakik oluyor. Özellikle dijital iletişimde, hikayelerine bakmaktan, kalp koymaktan WhatsApp'tan yazmaya kadar çok fazla dakik oluyor. Karşı taraf "Ne yaptın, uyudun mu?" diye mesaj atıyor ve sen uykundan kalkıp cevaplıyorsun.
Bunu yaparken niyetin ne? "Sana değer veriyorum" demek. Gayet iyi niyetli. İlgilendiğini, kaybetmek istemediğini gösteriyorsun. Bir adam senden gerçekten hoşlandıysa ve etkilendiyse ilgilendiğinin kıymetini bilir. Ama ilişkinin ilk sürecinde, o hoşlantı süreci oluşana kadar şunu bilmek önemli: Dakiklik uyumluluk demek değildir arkadaşlar. Dakiklik bir müsaitlik sinyalidir. İlişki daha flört aşamasındayken bir kadının ya da bir erkeğin müsaitlik sinyali sürekli açıksa, karşı taraf onu bir yere koyma konusunda tereddüt edebilir.
İlk defa okuyan arkadaşlar yanlış anlamasın, çünkü yorumlarda yanlış anladığınızı görüyorum. "Ne demek, ben istediğim zaman yazarım. Erkeğe uyumlu olun, onun ritmine uyun diyorsunuz." Ben onun ritmine uyun demiyorum, erkeğe uyumlu olun da demiyorum. Sadece dakik olmamak önemli diyorum. Tam tersini söylüyorum: Kendi ağırlığınızı koyun. Çünkü bir adam senden gerçekten hoşlandıysa, seni gerçekten beğendiyse sana zaten uyumlu olur. Adamın uyumlu olmaması, senden yeterince hoşlanmadığının da bir belirtisidir. Dolayısıyla bu bizim için yanlış bir aday. Birinin senden hoşlanmaması seninle ilgili bir şey değil, onun tercihleriyle ilgili. Kimisi maviyi sever, kimisi kırmızıyı.
Adam adımı atıyorsa, gelmek istiyorsa, sen onun her mesajına refleksle dönmeye mecbur değilsin. Zamanla ilişki pekişince bunun hesabını zaten yapmazsınız. Mesele mesaja geç dönmek değil. Mesele karşı tarafın sinyalini okumak arkadaşım. Buluştunuz, kahve içtiniz, tanıştınız. Adam bir gün sonra dönmüyorsa onun aramasını sağlamaya çalışmak yerine tepkilerini gözlemlemelisin. O senin için doğru bir aday değil bir kere, onu göndereceksin. Ama dönüyorsa, diyelim akşamüstü döndü, senin de otuz saniyede hemen dönmemen önemli. Bu bir yarış oyunu değil. Sadece kendi duygularını yönetmen, kendi temponu ayarlaman çok önemli. Kahveni içerken, kitabını okurken, işin gücün varken cevap veriyorsan karşı tarafın beyni şunu işliyor: "Bu kadının başka bir dengesi var. Ben onun bir parçasıyım." Düşünsene, bir insan karşısındakinin tamamı, yüzde yüzü olacağının sinyalini aldığında kaçıyor. Daha çok erkekler kaçıyor. O yüzden "Ben onun bir parçasıyım" hissini vermeniz çok önemli.
Çoğu kadın burada şunu düşünüyor: "Ben şimdi mesaja bilerek mi geç döneceğim? Saatlerce telefonu mu bekleteceğim?" Bunu yaparsan bu bir taktik olur ve taktik bir hafta sürer. Demek istediğim şu: Mesaja dönmenin zamanı mesajı okuduğun an değil, müsait olduğun an arkadaşım.
İlk buluşmalarda kendini çok anlatmak neden karşı tarafı uzaklaştırır?
İkinci nokta: Tekrar aramasını istiyorsan buluşmada ve konuşmada hikayeni karşı tarafın işi yapma. Kendini çok anlatma. Bu çok kritik. Bu hatayı çözen kadınlar dinamiği komple değiştiriyor. Kadınlar konuşmayı seviyor, erkek beyninden farklı olarak daha konuşkan bir zihinleri var. Bazı kadınlar ikinci buluşmada çocukluğunu, ailesini, aile krizlerini, geçmiş ilişkideki travmalarını, annesiyle küs olduğunu, nasıl hissettiğini aktarıyor. Niyeti çok samimi. Kendini açtığını düşünüyorsun, belki seni tanısın istiyorsun. Ama olan şey samimiyet değil. Olan şey ne biliyor musun? Karşı tarafın korkması, yük hissetmesi.
Neden? Kendi hayatımdan örnekleyeyim. Ben insanları profesyonel anlamda dinliyorum. Benim işim bu, danışmanlık bunun üzerine kurulu. İş kimliğimde dinlemek için tüm enerjimi açıyorum ve bu benim için çok önemli bir alan. Ama günün sonunda bu ciddi bir yük oluyor ve ben de kendimi huzurlu bir alanda rahatlatma ihtiyacı duyuyorum. Özel hayatımda iş kimliğimde olmayı tercih etmem. Bu sadece benim için değil, herkes için böyledir. Dolayısıyla bir partner senin dramalarını, ailenle yaşadığın problemleri, geçmiş ilişkilerinin yaralarını bilmek zorunda değil arkadaşım. Mümkünse onları aşıp gelmen, çözmüş ve hazır olarak başlaman ilişkilerde çok iyi olur.
Karşındakinin düzgün biri olduğunu varsayıyoruz. Karşındaki adam sana huzur almaya geliyor. Kadın da huzur almaya geliyor. Ona profesyonel bir hizmet veriyormuş gibi yaklaşmamak, adamın işi olmamak önemli. Bırak ilişki derinleştikçe karşındaki kişi seni keşfetsin, buna kendisi gönüllü olarak açık olsun. Bu çok kıymetli. Doğru zamanda, doğru miktarda ve doğru seviyede paylaşmak. Bunu fark eden bir kadın, erkeğin onu zamanla keşfetmesine izin verir.
Yaydığın frekans kimi çeker?
Burada size bir bonus bilgi vereyim. Pozitif insanlar genellikle negatif enerji aldıkları yerde durmak istemiyor. Kendine pozitif bir partner çekmek istiyorsan kendi enerji frekansına dikkat etmen çok önemli. İki negatif insan birbirini çok kolay buluyor ve birbirini toksikleştirebiliyor. Çünkü tanıdık geliyor. Tanıdık olan, yanlış olsa bile güvenli hissettiriyor. Ama negatif bir kişi pozitif olanı bazen kaçırabiliyor. İki pozitif birbirini bulursa zaten şahane, çok daha dinamik bir ilişkileri oluyor. Hangi tarafta olacağına sen karar vereceksin. Ama şunu unutma: Yayın yaptığın frekans karşına çektiğin insanı belirliyor. Buluşmalarda hayat hikayesini bir iş yükü gibi anlatan biri, karşısına onu iş yükü gibi gören birini çekecektir. Özel hayat ayrı bir şey. Kendi mutluluğuna ve partnerinle mutluluğa odaklanman gerekiyor.
İlişkilerde hangi üç insan tipi var?
Gelelim üçüncü dinamiğe. Burası belki tüm konunun en önemli farkındalık noktası. Tüm dikkatinizi verin arkadaşlarım. İlişkilerde iki değil üç insan tipi var. Bu üçünden hangisi olduğunu bilmiyorsan ilişkilerinin neden hep aynı duvara çarptığını da anlayamazsın.
Birinci tip "ben sana göreyimciler". Karşısındakine göre hep şekil alan insanlar. Adamın yanına gidiyor, adam kahve alıyor, "Ben de kahve alayım" diyor. Adam bir şey istiyor, "Ben de ondan alayım" diyor. Adam "Bugün ne yapmak istersin, nereye gidelim?" diye soruyor. Bazı paylaşımlarda görüyorum, bazı kadınlar diyor ki: "Adam niye soruyor? Bu adamlar dişil enerjide. Adam dediğin yönlendirir, domine eder, bırak götürsün." Arkadaşlar, beş altı aylık bir ilişkide adam da "Bugün ne yapmak istersin, nereye gidelim?" diye sorabilir. Adam her zaman planı yapmak zorunda değil, kadın da bir gün plan yapabilir. Bunu kalıplara koymak ilişkilerinizi kendi kendinize baltalamanıza neden olur. Bırak adam sorsun, ne güzel. Günümüzde güzel ilişkiler acı bir şekilde her geçen gün daha da zorlaşıyor.
Sen yapmak istediğini söyle, adamla aynısını söylemek zorunda değilsin. "Fark etmez" demek aslında "Ben sana göreyim, sorun çıkarmam, uyumluyum" demek. Niyet uyumluluk gibi görünüyor: "Onu mutlu edeyim, zorlamayayım." Ama gönderdiğin sinyal şu: "Bana emek vermene gerek yok. Uyum sağlarım, düzgünüm, yeter ki bu iş olsun." Oysa karşı tarafın bilinçaltına ağırlığını koyduğunu hissettirmelisin arkadaşım. "Sen ne istersen ben de ona yaslanırım" demek, karşı tarafın algısında senin değerini parlatan bir şey olmayabilir.
İkinci tip "ben kendime göreciler". Aynı hikaye üzerinden gidelim. "Ne istiyorsun?" "Kahve" diyorsun, net. Kendine sahip çıkıyorsun. Çok güzel ama tek başına yetmiyor. Çünkü kendine göreci bazen karşı tarafı görmez. Onun için sadece kendi ihtiyaçları, kendi istekleri önemlidir. "Benim istediğim önemli" der. Sadece kendi penceresinden bakar, kendi alanını korur, kendi tercihini söyler ve orada durur. Karşındaki kişi senden çok bencil bir sinyal alabilir. Hep "Ben orayı sevmem, şurayı sevmem, ben buraya gitmek istiyorum." Bu da değil.
Üçüncü model, daha az "keşke" demeni sağlayacak model. "Ben ilişkiye göreyim" der. Genelde benim tarzım budur. İlişkin ister flört düzeyinde ister daha derinleşmiş olsun, ilişkinin ihtiyacı neyse ona göre hareket etmek. Çünkü biriyle birlikteysen, senin ya da sadece partnerinin ihtiyaçlarından daha önemli olan şey o ilişkinin ihtiyaçlarıdır. Onu öngörmek çok daha önemli. İlişkinin ilk başı için söyleyelim: "Ben kahve istiyorum, sen ne içersin?" Karşı tarafı ihmal etmiyorsun, ona da soruyorsun. Kendini söylüyorsun, kendi ağırlığın var. Sonra onu da gördüğünü hissettiriyorsun. Kendi seçimine adamı ne bağladın, ne empoze ettin, ne domine ettin ama merak da ettirdin. Bu ilişkide bir alan açıyor: "Biz ikimiz de varız. Ne ben senin içinde eriyeceğim ne de sen bende. İkimiz de birbirimize bir köprü olacağız." Bu, bağ kurmanın önemli bir yolu.
Özetle "sana göreyimci" olunca ne oluyor? Karşındaki senin değerini bilmiyor arkadaşım. Onun zihninde pahalı bir algın olmuyor. Bunu geçmiş yıllarımda kendi hayatımda da çok kez yaşadım. "Müsaitim" diyen değil, "Uygunsam gelirim. Salı uygun ama çarşamba olmaz" diyebilen. "Cuma akşamı arkadaşlarımla buluşacağım. Cumartesi buluşalım mı?" diyen kadın. Adamın orada "Kiminle buluşacaksın?" diye sorması da önemli. Bunların hepsi karşı tarafın gizlice senden hoşlandığının belirtileridir.
İlişkide en az ilgi duyan taraf neden daha güçlüdür?
Dördüncü nokta: Tepkilerinin hak edilmesi gerektiğini öğret. Burada en az ilgi prensibi diye bir prensip var ve çok önemli. 1938 yılında sosyolog Willard Waller en az ilgi prensibini tarif ediyor. İlişkide en az ilgi duyan, en az çıkarı olan taraf en fazla güce sahip olandır diye bir kural ortaya koyuyor. Sosyal psikolog Erich Fromm'un da kaybetme korkusu en az olanın ilişkide en güçlü taraf olduğuna dair bir sözü vardır.
Bu bir adaletsizlik mi? Evet, bir adaletsizlik var. Romantizm var mı? Yok. Ama bir gerçek var. Karşındaki kişide kaybetme korkusu gerçekten çok azsa ya da hiç yoksa bu zaten bir sevgi belirtisi değildir. Seni hiç kaybetmekten korkmayan biri sana özenli de davranmaz arkadaşım. Kaybetme korkusunun, takıntı ve saplantı olmadığı sürece, yapıştırıcı bir etkisi vardır. Böyle kişiler hayatınıza girdiğinde ilişkinin kurallarını onlar koyar. "İhtiyacı olmayan satıcı en iyi pazarlığı yapar" diye bir kural vardır. İlişkide de böyle bir pazarlık başlar ve sen bu pazarlığı ilişki boyunca sürdürmek zorunda kalırsın. Bu yüzden partnerinin kaybetme korkusu yaşamasını istiyorsan ilişkinin içinde kendi ağırlığını, kendi değerini üretmen çok önemli.
Baştan bunun var olup olmadığını görmen çok önemli. Sen mi onu daha çok arıyorsun, o mu seni? Planları sen mi yapıyorsun, o mu? "Görüşelim" diyen sen misin, o mu? Her gün "İyi misin?" diye soran sen misin, o da sana "Nasılsın?" diye ilgi gösteriyor mu? Cevap senin ağırlığındaysa gücü ona vermişsin demektir. Onu geri almak için yapman gereken şey basit ama biraz zor: İlgini geri çekmek. Ama tamamen değil. Tamamen çekersen ilişkiyi parçalarsın. Ne kadar ilgi verdiysen, kendi dengeni ne kadar kaybettiysen, dengeni tekrar kazanacak kadar ilgiyi kendine toplamalısın. Kendine bir sor: Önceliklerinin yüzde kaçına onu almışsın, yüzde kaçına kendinle ilgili diğer şeyleri? Aradaki farkı ayırt ettiğinde bu farkındalıkla adım adım başlayacaksın.
Şefkat neden para birimi gibidir?
Pozitif, iyi tepkileriniz karşı tarafa bedelsiz, bedava geliyorsa, kelime olarak kötü göründüğünü biliyorum ama karşı taraf bunu kanıksıyor. Senin eylemlerin, emeğin kanıksandıkça karşı taraf bunu kazanması gereken bir şey olarak değil, kendi değerinden dolayı kazanılmış bir hakkı gibi görür. Oysa bu hakkı ona sen vermişsindir. Ama onu kazanmak için hiç emek vermediği için bunu doğal olarak kendi değerinin bir göstergesi olarak algılar. Senin şefkatin, gülümsemen, övgün, onun için yaptıkların, ilgin çok sık ve çok kolay ortaya çıkıyorsa, adam ya da kadın fark etmez, karşındaki bunu nasıl okur biliyor musun? "O zaten hep orada ve hep orada olacak. Ben çok değerliyim. Beni bırakmaya, kaybetmeye cesaret edemez." Şefkatin, sevginin, ilginin hak edilmesi gereken bir şey olduğunu unutacak arkadaşım.
Gerçek ilişkiler bunların her gün tazelendiği ilişkilerdir. Bir ilişkiyi yürütmek de o yüzden zor. Karşı tarafın, senin sıcaklığının bir karşılığı, duygularının bir değeri olduğunu unutmaması gerekiyor. Şefkatini, emeğini para birimi gibi düşün arkadaşım. Bir ülkenin parası her gün basılsa ne olur? Değeri düşer. Şefkat de böyle. Her gün, her an, her sözcüğe karşılık şefkat veriyorsan karşı taraf bunu kanıksar. Şefkat gerçekten ihtiyaç halinde ve hak edildiğinde değerli oluyor. Karşı tarafın ihtiyacı yokken verdiğinde, tıpkı enflasyondaki para birimi gibi değer kaybediyorsun. Eskiden bir tebessümün yeterken şimdi o tebessüm "O hep öyle" denip geçiliyor.
Bunlar manipülasyon değil arkadaşım. Bunlar insan psikolojisinin, hatta ekonominin, sistem kurallarının temel yasaları. Bol olan değersizleşebiliyor, az olan değerlenebiliyor. Bunu ne sen ne ben değiştirebiliriz. Ama istisnası var tabii. Karşındaki kişinin farkındalığı varsa, zihni eğitimliyse, eğriyi doğruyu biliyorsa, duygusal zekası yüksekse senin yaptıklarının değerini anlar. Bunu da ayıralım.
İlişkide misafir mi olmalısın ev sahibi mi?
Son madde: İlişkilerinizde misafir değil ev sahibi olun. Bu çok önemli bir dinamik, hem yeni tanıştığınız biriyle hem uzun süreli ilişkilerinizde. Birinin evine misafir olarak gittiğinizde davranışlarınız başkadır, ev sahibi olarak ağırladığınızda başka, değil mi? Misafir uyum sağlar. "Rahatsız etmeyeyim, az yer kaplayayım, hoş görüneyim" diye çok özen gösterir. Ev sahibi evini açar: "Hoş geldin, oturur musun, bir şey ister misin?" Misafir teşekkür eder, ev sahibi ağırlar. Misafir ne zaman gideceğine bakar, ev sahibi nasıl daha iyi bir akış kurabileceğini düşünür.
Bazı kadınlar, bazı erkekler de ilişkiye misafir olarak giriyor. Hoş görünme, yaranma, göze girme, seçilme gayretinde. "Beğenirse kalır, kendimi beğendireyim" beklentisinde. Karşındaki buna ne diyor peki? O da seni misafir gibi karşılıyor. Belli bir mesafeden, belli bir gönülsüzlükle.
Ev sahibi enerjisindeki bir kadın farklı bir noktadan giriyor. Bu onun hayatı. Onun değerleri, onun ritmi, onun standartları var. Erkek davet edilen kişi, izinsiz giren değil. "Seni hayatıma almaya karar verdim ve alıyorum." Onun hayatına girmeye çalışan bir misafir yaklaşımıyla girmiyorsun. Bu bir hiyerarşi meselesi değil arkadaşlar, bir konumlandırma meselesi. Her şey doğru konumla, kafada başlıyor. Ev sahibi misafiri küçümseyen değil, ağırlayan kişidir. Misafir kötü davrandığında da onu ağırlar, uğurlar ve gönderir. Bu metaforu çok seviyorum.
Bu beş dinamiğe dikkat ederseniz karşı tarafta daha pahalı bir algınız olur ve sizi arama olasılığını artırırsınız arkadaşlar.
Bu konuyu daha detaylı dinlemek istersen videosunu buradan izleyebilirsin.
