top of page

Neden Bazı Kadınlar Girdiği Ortamı Aydınlatır? Işığını Geri Kazan, Auran Dikkat Çeksin

3 gün önce
10 dakikada okunur

Auranın kadını, erkeği yoktur arkadaşlarım. Şunu hiç fark ettiniz mi? Bazı insanlar gerçekten ışıldıyor. Üstünde sıradan bir yağmurluk var ama içeri girdiğinde kafanı çeviriyorsun. Geçen gün Tarkan'ı düşünün mesela. Adam normal bir yağmurluk giydi. Ben ona özel yapılmış sandım ama herkese dağıtılan bir yağmurlukmuş. Ama nasıl ışıldıyordu. O yağmurluk bile adama çok yakışmıştı. Yani bu sadece makyajdan, ışıktan gelmiyor.

Bugün kadınlar botoks, dolgu yaptırıyor. Bakım çok güzel bir şey, yaptırmalı da insan. Kendine emek vermek öz bakımın bir göstergesi. Ama kimsenin sana söylemediği bir gerçek var arkadaşım. İnsanlar senin dışına değil, içindeki o enerjiye, o cıvıltıya, o kıvılcıma tepki veriyor.

Düşün, çok bakımlı bir kadın var. Kusursuz görünüyor ama yanına oturuyorsun, ortamın bütün enerjisini alıyor, seni sanki içine çekiyor. Bir de çok yakışıklı, karizmatik bir adam var ama yanında nedense geriliyorsun. Çünkü yüz kiloluk egosuyla gelmiş, ortamda gerim gerim geriliyor. Peki bu his neden geliyor? Çünkü hepimiz birinin enerjisini hissediyoruz ve bu his hayal ürünü değil. Beynimizde ayna nöronlar diye bir şey var. Karşımızdakinin duygusunu kelime olmadan kapıyoruz. Duygularımız o yüzden bulaşıcı. Toksik biri seni de aşağı çekmiyor mu? Gergin birinin yanında sen de gerilmiyor musun?

İçinde kaç yaşında hissediyorsun?

Dikkat arkadaşlarım, bu auranın takvim yaşınla hiçbir ilgisi yok. Sana küçük bir uygulama vereyim. Gözünü kapat ve kendini hayal et. Kaç yaşında hissediyorsun? Kaç yaşında görünüyorsun demiyorum, kaç yaşında hissediyorsun? Size sorduğum soruyu kendime de soruyorum. Ben kendi self imajımda 29 hissediyorum. Normalde 43 yaşındayım ama içeride taşıdığım yaş 29. Anlatacağım her şeyin kalbi de tam olarak burada.

İçeride hissettiğin yaş büyüdükçe auran düşer. "Yaşlandık artık, bizden geçti, bitti bu işler, sağım solum ağrıyor." Benim de ağrıyor. Ama bunları dedikçe yaşam neşen azalır, yaşam enerjin düşer. Kendine daha az bakmaya başlarsın. İçindeki yaş büyüdükçe yaşama gönderdiğin sinyal zayıflar.

Karizmatik olmayı, çekimi aratıyoruz ya. Çoğu insanın sorunu auranı nasıl yükselteceğini bilmemek değil. Sorun gün boyu farkında olmadan onu söndürüyor olmak, sönmesine izin vermek ve söndürmek isteyenlere izin vermek. Bunu artırmak için önemli pratikler de vereceğim. Ama önce mekanizmayı anlayalım. Perspektifini anlamazsan ezber olur. Mesele ezberlemek değil, öğrenmek.

Aura gerçekte nedir?

Aura yaydığın bir sinyaldir arkadaşım. Mistik bir pırıltı değil. Olumlamayla ya da güzel bir makyajla oluşturacağın bir şey de değil. Etrafında uçuşan görünmez bir bulut değil. Başta Tarkan dedim ya, aura şu an yaydığın toplam enerjinin sinyali. Yüzündeki mikro ifadeler, sesinin tonu, duruşun, omuzlarının yeri, oturuşun, nefesinin ritmi, gözlerinin canlılığı bir araya geldiğinde karşındakine sen daha ağzını açmadan bir mesaj gönderiyor. İnsanlar bu mesajı saniyeler içinde okuyor.

Sosyal psikolojide bilinen çok önemli bir bulgu var. İnsanlar sen daha kelime etmeden ilk iki saniyede bir yargıya varıyor. İlginç olan şu: Seninle uzun süre vakit geçirdikten sonra bile o ilk iki saniyedeki izlenim onları büyük oranda etkiliyor. Beynimiz daha konuşmadan biri hakkında şu üç soruya cevap arıyor: Kazanan mı, kaybeden mi? Özgüvenli mi, ezik mi? Yanımda mı, karşımda mı? Senin auran bu üç soruya sessizce verdiğin cevaptır. Sen kelime söylemezsin ama bedenin konuşur. Çok kötü bir şey söylememişsindir ama kendisiyle kavgalı bir insan üslubuyla o aurayı karşısındakine verir. Kimse birini eleştirirken, yargılarken sevimli bir aura yaymaz arkadaşım.

Şöyle düşün: Sen bir radyo vericisisin. Her radyonun bir frekansı var, değil mi? Ben hâlâ radyo dinliyorum mesela. Bazılarının sinyali cızırtılıdır. İçeride güzel bir şarkı çalıyor olabilir. İyi bir insan olabilirsin, güzel bir kalbin olabilir ama vericin parazitliyse kimse o güzel şarkıyı duymaz, kanalı kapatıp geçer. Bazılarınınki tertemizdir, şarkı neyse berrak bir şekilde gelir.

Yüksek aura demek sürekli enerjik, coşkulu, neşeli, gülen, yüksek sesle konuşan biri olmak değil. Sessiz, sakin, az konuşan bir insanın da aurası çok yüksek olabilir, çünkü onun frekansı nettir. Odanın en sessiz köşesinde duran ama herkesin farkında olduğu o insan gibi. Mesele gürültü değil, berraklık. Bunu karıştırmaman önemli. Yoksa aura diye kendini performansa zorlarsın ve bu zorlama tam da cızırtının kaynağı olur. Bazı insanlar ortamda çok gürültülüdür, sesini duyurmak için devamlı performans gösterir. Bu aura değil.

Kendine söylediğin kelimeler auranı nasıl kısar?

İkinci dinamik içindeki yaş. Baştaki "Kaç yaşında hissediyorsun?" sorusu bu yüzden çok önemli. İçindeki benin taşıdığı yaş, auranın ışık ayarıdır. Takvim yaşın yukarıda olabilir ama içinde genç bir enerji varsa auran yükselir. Tarkan'da olan tam olarak bu. Bu insanlar, bu kadınlar, bu erkekler olduklarından daha genç gösterir. Işık ayarın kısık mı açık mı? Bunu bir düşün arkadaşım. Kronolojik yaşının hiçbir önemi yok. Peki senin içinde yaşlı biri mi var, genç biri mi?

İçindeki yaşlıyı nasıl genç tutabilirsin? Makyajla gençleşmeyi kastetmiyorum. Kullandığın kelimelerle içini gençleştirmeyi kastediyorum. Kullandığın kelimeler çok önemli. Bir dikkat et, bunları diyor musun? "Artık bu zor. Bu yaştan sonra olmaz. Bizden geçti. Çok yaşlandık artık. Eskisi gibi değil." Evet, yaş ilerledikçe insan öteki aleme yaklaşıyor ama bunun sadece takvim yaşıyla ilgisi yok ki. İnsan her an ölebilir, her an yaşayabilir de. Bu, içinin geçmiş olmasına bir sebep değil.

Bunu çoğu kişiden duyuyorum. Duyduktan bir süre sonra sen de söylemeye başlıyorsun: "Yaşlandık artık." İçindeki kadın kaç yaşında? Birileri böyle bir kelime söylediğinde zehirlenme. Farkında olursan kapıyı kapatırsın. Farkında olmadığımızda kapı açık kalır. "Zaman çok hızlı geçti" gibi sesler içine yerleşmiş mi, sen de onu kendi sesinmiş gibi tekrar etmeye başlıyor musun? Çünkü kendi sesinle tekrar etmeye başladığında onu içselleştirirsin. Bunlar ileri NLP tekniklerinde, alt biçimlerde geçen bilgilerdir. Birinin sesi olarak kaldığında çok içselleşmez. Ama birinin sesi kulağında kendi sesinmiş gibi olduğunda senin inancın haline gelmeye başlar. Onu ayıklamak gerekir.

Yıllarımı NLP eğitimleri almakla geçirdim. Hepimizin içinde, tetiklendiğimizde otomatik çalmaya başlayan kayıtlar vardır. Bir DVD kaydı gibi çalışırlar. Bir şey ters gittiğinde devreye girer, hep aynı cümleyi söyler: "Zaten ben... Zaten bu iş olmaz." Biz o kaydı gerçek sanırız. Oysa o sadece bir kayıt. Yıllar önce birinin içimize bıraktığı ses ve biz hâlâ çalmaya devam ediyoruz. Yaşam neşeni öldüren şey aslında yaşam değil, o DVD kaydı.

Bakım aynı, ama birinin yaşam enerjisi yok, sanki hayattan çekilmiş. Öteki de kusursuz görünüyor ama yaşam enerjisi çok yüksek. Yaşam enerjin düştüğünde adımların ağırlaşır, sesinin tonu düşer, gözlerin kısılır, gözlerinin ışığı sönmeye başlar. Biraz yargılayıcı olursun, hareketlerin, duruşun yavaşlar. Karşındaki insan da ayna nöronlarla bunu hisseder. O DVD kaydı çalışır ve beden onu sergiler.

Bunlar kendi hayatımda uyguladığım şeyler. Kişisel gelişimi herkes anlatır ama ben kişisel gelişimi hayatın içinde yaşayan bir insanım, dikkatle gözlemleyen bunu görür. Başta 29 yaşında hissetmek derken kendi yaşını inkar etmeni, gençliği kovalamanı kastetmiyorum. Bazılarında genç olma takıntısı vardır, kendini bir şeye zorlamaktır bu. İçindeki o yaş olgunluğunu, öğrendiklerini silmez. Sadece merakı, enerjiyi, iştahı, yeni bir şey öğrenme açlığını, "Hayatta daha varım" diyebilme halini korur.

Kendini sabote etmek auranı nasıl düşürür?

Yakışıklı ama yanında gerildiğin adam demiştim ya. Bu kadar bakımlı, görünüş olarak bu kadar iyi bir insanın enerjisi neden düşük olur? Cevap dışarıda değil, içeride. Şimdi sana içerideki şeylerin en sinsisini, insanın aurasını en çok düşüreni söylemek istiyorum.

Üçüncü dinamik: Kendini sabote ettikçe auran düşer. Mutsuz, olumsuz düşünen, kafasında sürekli ruminasyon yapan, negatifi düşünüp bir olayı zihninde büyüten ve ona takılan insanlara dikkat et. Alıngan erkeklere, alıngan kadınlara, bazı konularda kompleks geliştirmiş insanlara dikkat et. Bunlarda aura inanılmaz düşer.

Ama burada bir nüans söylemek istiyorum. "Sen çok alınıyorsun, çok alınganmışsın" diyerek sana gaslighting yapan, mantığını manipüle eden, gerçekten sana saldıranları kastetmiyorum. Bunu ayıralım. Bazı insanlar ego yarışındadır, sözle sana sataşır. Orada sen alıngan değilsin, verdiğin cevaplarla kendini savunmuş olabilirsin. Bu ayrı bir şey. Alınganlık nedir mesela? Birkaç kilo almışsındır. Biri "Bizim çok kilolu bir arkadaşımız vardı" der, sen bunu üzerine alırsın ve surat asarsın. Kastettiğim bu. Auran düşmeye başladı.

Neden? Çünkü kendine yaptığın her şey farkında olmadan dışarıya sızıyor. Sözsüz iletişim üzerine çalışan beden dili uzmanlarının çok güçlü çizdiği bir gerçek vardır: Bazen yaptığımız şeyler ağzımızdan çıkan kelimelerin tam tersini söyler. Beden dili eğitimlerinde yıllarca şunu anlattım. Bir anne çocuğuna "Seni seviyorum" der ama bunu söylerken kollarını göğsünde kavuşturur. Bunu öğrenen kadın ya da adam sevgilisine de böyle söyler: "Seni seviyorum." Kadın orada sevildiğini hissetmez, çünkü adam sarılmamıştır. Cümle havada kalır. Ama adam da böyle öğrenmiştir. Sevgi dokunarak duyguyu bulaştırır ama bu insan temastan kaçar, çünkü bilinçaltında temas tehdit olarak algılanır. Kaçıngan insanlar da teması zaten çok sevmez. Çocuk küçükken o "Seni seviyorum"u duymaz, çünkü sarılmamıştır. Bedenin verdiği mesaj kelimeyi önemsizleştirir. Çocuğun içinde bir karışıklık kalır.

Sen de aynısını kendine yapıyorsun. Dışarıda insanlara "Ben iyiyim, bir şeyim yok" deyip gülüyorsun. Ama içeride kendini eleştiriyorsan, kendine kızıyorsan, suçluyorsan, dışarıda alınıyorsan, kendini cezalandırıyorsan, ihmal ediyorsan, geçmiş için kendine kızıyorsan, bu bedeninden sızar. Bırak kendine yaptıklarını, sana yapılanları da "Bunu bana nasıl yaptı?" diye içinde devamlı tekrar ediyor, ruminasyonla kazanda kaynatıyorsan, bu da sızar. Kendini suçlamamayı, alınmamayı kendine öğretmen auranın yüksek olması için çok önemli. Birini eleştir elbette, ama içine toksisite karıştırmadan, yıkıcı değil yapıcı olarak ifade etmeyi öğren.

İnsan bu durumlarla başa çıkamadığında ne olur biliyor musun? Duygularını uyuşturan şeylere gider. Alkol, çikolata, akşam yemek yemek gibi sağlığına zarar veren şeylere, maddelere. Kaçmak ister. Kendince acıyı yönetmenin yolu budur, denge kurduğunu sanar ama sağlıklı bir denge kurmuyordur. O an kötü hissetmemek için duygularını uyuşturuyor, dikkatini dağıtıyor. Bu kısa bir rahatlama ama bir tuzak. Yemekle, alkolle uyuşturduğunda, kendine sırt çevirdiğinde güç ve kontrolü kaybediyorsun. Ertesi gün dengede kalmıyorsun, "Ben zaten yapamam" haline, o sabote eden haline geri dönüyorsun.

Utanmaya da dikkat edin. Utangaçlık da aurayı düşüren bir frekans. Utanç duruşunu çökertir, omuzlar içe döner. Gözün ışığını söndürmeye başlar, bakışın kaçar, sesin kısılır. Utanç görünür bir şeydir. Kendine içeride savaş açtığında o savaşın izi yüzüne, bedenine, bakışına yayılır.

Peki çözüm ne? Kendinle kurduğun ilişki. "Erdem, bu dediklerini kendimde görüyorum, ne yapacağım?" Bir an dur ve "Ben bütün gün kendime ne diyormuşum?" diye sor, bu sefer kendine nazik bir cümleyle yaklaş. Bir düşüş hissediyorsan, bir yerde suratını astıysan, fark ettiğin anda o duygunun adını koy. Bu duyguyu oluşturan bir şey partnerinde ya da ortamda varsa bunu ifade et. Auranı yükselten şey kendinle barışmaktır. Kendinle savaşı kazanmak değil, tam aksine savaşı bırakmak. O yüzden kendisiyle barışık olanın aurası çok yüksek oluyor.

Ortamda sünger misin, kaynak mı?

Dördüncü dinamiğe geliyoruz. Sosyal alanlardasın. Sen orada sünger misin, yoksa kaynak mı? Gözünde şöyle bir tablo çiz. Bir ortamdasın, çok iyisin, üstün başın yerinde, bakımlısın. Ama yüzünü asıp oturuyorsun, ikide bir telefonuna bakıyorsun. Ya da açtığın muhabbet sürekli şikayet, dedikodu dolu, sürekli toksik bir olay var. Görüntü olarak ne kadar iyi olursan ol, ortamın enerjisini düşüren tarafta olabilirsin. Oluyor musun, olmuyor musun, bir bak bakalım.

İnsanlar arasında iki tip vardır. Biri süngerdir. Ortama girer, ortamın enerjisini emer ve genelde biraz aşağı çekerek geri verir. Başta söylediğim bakımlı ama enerjiyi alan insanlar sünger tiptir. Diğer tip ise kaynaktır. Ortama girer, sakin, net bir frekans yayar, ortamdakileri biraz yukarı taşır. Fark görünüşte değil, enerjiyi emiyor musun yoksa yayıyor musun, oradadır. Kaynaklar süngerlerle birlikte olmak istemez. O yüzden süngerler genelde süngerleri bulur. "Beni neden iyi insanlar, yüksek insanlar yükseltmiyor?" diyorsan nedeni burada olabilir.

Kaynak olan insan ne yapar?

Bir sosyolog olarak size çok net üç şey söyleyeceğim. Birincisi, kaynak olmak istiyorsan ellerin görünür olsun. Ellerini saklayan, cebine kapatan insan farkında olmadan tehdit sinyali verir. Elleri açık, görünür insan sisteme, ilişkiye, iletişime açıktır.

İkincisi duruş. Omuzların geride ve aşağıda, çene hafif yukarıda, açık. Güçlü duruş "Ben buradayım, kendimden eminim" der. Telefona gömülmek, omuzları çökertmek, eğik durmak kötü bir beden dilidir.

Burada size bir şey söyleyeceğim. Tarkan'dan bahsettim ya. Belki sizin hiç ilgi alanınız değil ama ben boks maçlarını severek izliyorum, daha önce de örnekler vermiştim. Geçen gün tartışmasız şampiyon boksör Alexander Usyk, Başkan Trump'la görüşmüş. Trump'la görüşen sporcuların hepsine bakın: Onun gücü, otoritesi karşısında eğilmiş, etkisizleşmiş tipler. Sporda çok başarılı olabilirler ama adamın karşısına çıkınca etkisizleşiyorlar. Ben Usyk'i bu yüzden seviyorum. Sadece dövüş, güç değil. Bütün maçlarını zekasıyla yeniyor, maçlarını da izliyorum. Onu kazandıran yüreği ve zekası. Burada da adam eğilmiyor. Duruşuna bakın, bakışına bakın. Alttan nasıl tehditkar bakıyor, enerjiyi nasıl vermiş. Hiç etki altında kalmamış. Aura işte budur. Bu adamın aurası gerçekten çok yüksek. Etkileyici, bence tam bir lider.

Üçüncüsü göz teması. Gözün ışık saçıyor mu, parlıyor mu? Gözün parlaması çok önemlidir.

Sana en pratik birkaç şey vereyim. Pasifleştiğin anı fark et. Bir ortamdasın, omuzların çöktüğünde, yüzün asıldığında, içine kapandığında fark et ve bedenini resetle. Çünkü beden ruh halini değiştirir, hem de saniyeler içinde. Beden ve zihin birbirine bağlıdır. Duruşunu düzelttiğin an içindeki his de, o enerji de onu takip etmeye başlar. Özgüveni önce bedenine yükle, ruhun kendiliğinden yükselecek arkadaşım. Ortamdaki bütün sinyalin, bütün enerjin değişmeye başlayacak. Bunu göreceksin. Sadece uygula. Önemli olan bunu otomasyona çevirebilmek.

En yüksek auralı insan kimdir?

Şimdi en özel kısma geldik. Bir ortamdaki en yüksek auralı insan dikkati üstüne çeken değil. Karşısındakine görüldüğünü hissettirebilen insandır. İlgiyle dinlenen değil, ilgiyi verebilen. Çünkü ilgiyi güvenle verebilmek içi dolu olmaktan gelir. Sünger olan ilgiyi devamlı almak ister, alamadığında mutsuzlaşır. Kaynak olan zaten ışıldadığı için ilgiyi verir. Odanın enerjisini almak yerine odadaki bir kişiyi gerçekten görmek, merak etmek, "Sen nasılsın?" diye sorup cevabı gerçekten dinlemek, onunla ilgili bir soru sormak.

"Yapana kadar yapıyormuş gibi yap", "Cesaretli değilsen cesaretliymiş gibi davran" burada işe yaramıyor arkadaşım. Çünkü zorlama gülümseme, zorlama neşe seni hemen yorar, hemen ele verir. Mesele neşeliymiş gibi rol yapmak değil. Mesele hayatından, bünyenden auranı düşüren şeyleri fark etmek ve bunları çıkarabilmek.

Gözlerindeki ışık tutkunun frekansıdır arkadaşım. Birinin gözlerine bakarak hayatla ilgili bir tutkusu olup olmadığını direkt anlarım. Tutkusu olanların gözlerinde bir ışıltı vardır. Auranın en yoğunlaştığı yer gözlerdir. "Göze gelmek" diye bir deyimimiz var ya. Gözler enerjiyi gerçekten gönderen bir şey. Göz teması, auranın bütün gücünün tek bir noktada toplandığı yerlerden biri. Bu konuyu çalışan uzmanlar kendinden emin bir bakışa manyetik aura diyor. Çünkü bazı insanların aurası gözlerinden öyle bir akar ki seni resmen gözüyle hipnotize eder. Kendinden emin insanın göz teması daha rahat, sakin ve dengelidir. Göz bebeği senin aynan gibidir. Kendini nasıl görüyorsan onu karşı tarafa yansıtırsın. O yüzden kendi içinde kendini nasıl gördüğün çok önemli. Bakışında bir titreklik varsa aura düşer. Kendinden emin insanın bakışında titreklik, ürkeklik yoktur. Çünkü kendi içinde rahattır, kendinden şüphe etmiyordur. Başta dediğim Tarkan örneği gibi. Sanatçılara bakın mesela. Olumsuz örnekleri söylemek istemiyorum.

Auranı yükseltmek için ne yapabilirsin?

Şimdi toparlayalım. Bu pratik uygulamalarda yapacağın şeyler şunlar.

Bir, kullandığın kelimeleri değiştir. En güçlüsü bu. Gün içinde kendine kurduğun cümleleri yakala. "Yaşlandık, bittik, benden olmaz" yerine güçlü bir değiştirme yap: "Öğreniyorum. Henüz olmadı, henüz gerçekleşmedi. Bu da geçer. Şimdi düşüncelerime odaklanıyorum." Bunlar çok güçlü cümlelerdir. Çünkü kendine söylediğin cümle kendini nasıl gördüğünü belirler. O eski DVD kaydını bırak.

İki, önceliğin bedenin olsun. Zor bir ana girmeden önce, bir toplantıdan, bir buluşmadan, bir partner buluşmasından, bir telefonu açmadan önce ayağa kalk, bir zıpla, bir sıçra. Omuzlarını geriye al, çeneni hafif yukarı kaldır, göğsünü aç. İki dakika böyle dur. Beden o duyguyu alsın, sinir sistemin "Ben güvendeyim" sinyalini yakalasın.

Üç, bedenini hareket ettir. Sabah üç dakika sevdiğin bir şarkıyla dans et, yürü, esne. Sevdiğin bir spor yapmak da auranı yükseltir. Sadece hareket olarak değil, bir sporda yetenek geliştirdiğinde bu iç dünyana özgüven olarak geri gelir. Kadınlar daha çok pilates sever, erkekler başka sporları.

Dört, günde sana iyi gelen üç şeyi say. Bir de şükrettiğin üç şeyi. Bunu her zaman yapmana gerek kalmayacak.

Beş, çevreni sadeleştir. Etrafındaki dağınıklık içindeki dağınıklığı besler. O yüzden etrafını düzenlemek auranı iyileştirir.

Altı, uyku. Uyku çok önemli. Yorgun, dinlenmemiş bir beden, uykusuzluk auranı düşürür. Özellikle biriyle buluşacağınız zaman uykunuza dikkat edin.

Yedi, gözünüzdeki ışığı geri getiren o tutkuyu bulun. Çünkü gözündeki ışık yaşam neşenden gelir ve yaşam neşen beslenmezse o ışık sönmeye başlar.

Ve son pratik: Sosyal alanlarda her gün bir kişiye dikkatini ver. Telefonu bırak, gözüne bak. Sorduğun soruyu gerçekten merak et. Meraklı bir çocuk gibi dinle. İlgiyi almak yerine vermeyi dene. Kaynaklık tam olarak burada başlıyor. Kaynak olduğun anda auran dediğim gibi yükselecek. Sünger değil, kaynak olmayı başarmak çok önemli. Umarım bu yazı size iyi gelmiştir.

Bu konuyu daha detaylı dinlemek istersen videosunu buradan izleyebilirsin.

İlgili Yazılar

Hepsini Gör

ERDEM TAŞKINSU
 

Kendini Güncelle markasının kurucusu olan Erdem Taşkınsu, İstanbul Üniversitesi'nde Sosyoloji, Anadolu Üniversitesi'nde ise Sosyal Hizmetler Danışmanı bölümlerinden mezun olmuştur.
Atılım Üniversitesi’ndeki Aile Danışmanlığı programını başarıyla tamamlayan Erdem, önemli isimlere iş ve ilişki danışmanlığı yapmanın yanı sıra, geniş kitlelere yönelik öğretici konuşmalar düzenlemektedir. Atılım Üniversitesinde "Temel Koçluk ve  Mentorlük " dersleri vermiştir. 

YouTube/@erdemtaskinsu kanalındaki videoları 43 milyondan fazla izlenmiş olup, Milliyet gazetesinde ilişkiler ve kişisel gelişim üzerine yazıları yayımlanmaktadır.

ERDEM HAKKINDA DAHA FAZLA BİLGİ 
 

Ofis :

0 505 260 95 96

Takip

  • Instagram
  • Youtube
  • Facebook
  • X
  • TikTok
  • LinkedIn

Email 

bottom of page