top of page

Kaçanı Avucuna Almak İstiyorsan Önce Gücünü Geri Al

2 gün önce
7 dakikada okunur

Birini avucunun içine almak istediğin an aslında onu kaybediyorsun. Çünkü arkadaşım, muhtaçken kimseyi kontrol edecek gücün yok. Kontrol etmeye çalıştığın kişi seni değil, senin kaygını görüyor. Taktik uygulamaya çalışıyorsun. Ama tüm bunları yaptığın an onun için bir fırsat, bir ödül olmaktan çıkarsın. Tam aksine özgüvenini kaybetmeye başladığın andır.

İstikrarlı takipçilerim videolarımı biliyor. İlk defa gelen arkadaşlar için söylüyorum: Bu bir manipülasyon, taktik videosu değil. Daha önemli ve işin en tehlikeli tarafını gösteren bir soru var: Onu kontrol etmeye, bağlamaya çalışırken aslında geçmişteki bir korkunu kontrol etmeye çalışıyor olabilir misin? Peki o korkuyu kontrol etsen daha rahat olmaz mıydın?

Mimarlar bilir, kilit taşı diye bir taş vardır. O taşı çıkardığın an bütün taşlar dökülür. Kilit taşını bulduğun anda bütün güç sende olur. Ben de size o kilit taşını bu videoda ve diğer videolarımda vermeye çalışıyorum. Sistemi anladığın an sistemi yönetmeye başlıyorsun. Amacımız öyle bir kontrol değil.

Kontrol etme isteğinin altında ne var?

YouTube algoritması bana bugünlerde şunu çok aradığınızı gösteriyor: "Birini nasıl avucumun içine alırım, nasıl bana bağlanır, nasıl kapımda olur?" Kontrol etmek istemenin altında romantik bir motivasyon yok. Altında bir kaybetme korkusu var. Burada anlatacaklarımı doğru anlayan arkadaşlarım kontrol etmeye ihtiyaç duymamayı öğrenecek. İşin ironik tarafı, kontrol etmeye ihtiyaç duymadığın anda güç zaten sende oluyor.

Birini kontrol etmeye çabalamak onun üzerinde güçlü olmaya çalışmaktır. Güçlü değilsen kontrol etmeye çabalarsın ve o gücü ondan almak istersin. "Benim hayatımda olsun, bana bağlansın" diyorsun ya, ben bugüne kadar bu tesiri kendi varlığınla doğal olarak oluşturmaktan bahsettim. Hayatında elbette etki alanındaki şeyleri kontrol etmek güçtür. Bilardo şampiyonu olmak istesem şimdi olamam, etki alanımda değil. Kendini kontrol etmek, hayatını kontrol etmek seni güçlendirir. İnsanlar senden uzaklaşıyorsa bir kendini kontrol et, kendine çeki düzen ver. Duygun, enerjin düşüyorsa verimini kontrol et. Ama bir başkasını kontrol etmeye çabaladığın anda güçten düşüyorsunuz.

Bu yüzden birinci kural şu: Kontrol etmek yerine birini akışa bırakmayı tercih etmek sana çok daha fazla güç verir. Bunu nasıl yapacağını bilmen gerekiyor.

İnsan neden kontrol etmek ister?

Çünkü belirsizliğe tahammül edemiyorsun. Zihnin bir savunma mekanizmasına giriyor: "Yanımda olmalı. Şu an ne yapıyor acaba?" İlk tanıştığın biri için hemen telefona koşuyorsun, hemen bilgi istiyorsun, üzerine fazla düşüyorsun. Çoğu kişi bunu romantik bir duygu olarak düşünüyor: "Onu çok seviyorum, kaybetmek istemiyorum, bensiz yapamasın istiyorum." Birine bağlandığımızda bunları isteriz. Ama dürüst olalım, sevgi kontrole dönüştüğünde geri teper.

Birazcık korku da olmalı tabii. Ona değer kattığında, özensizleştiğinde o korkuyla sana geri dönebilmeli. Seni seviyorsa seni kaybetmekten birazcık korkmalı. Kaybetme korkusunun nasıl verileceğini burada yeniden anlatmayacağım. Ama kontrol etme arzusu sevginin değil, tehdit algısının bir ürünü. Birini kaybetme ihtimali seni içten içe sarsıyorsa mesele o kişi değil, senin kendini güvende ve güçlü hissetmemen. Sen bu gücü hissedebilmek için taktiklerle, manipülasyonla dışarıdan almaya çalışıyorsun. O an işe yarasa bile bir sonraki an işe yaramadığını birçok kişi deneyimlemiştir.

Çocukluk bugünkü ilişkini nasıl etkiliyor?

Burada bağlanma psikolojisi devreye girer. Çocuklukta annenle babanla kurduğun ilişki, yetişkinlikte partnerinle nasıl davranacağını belirliyor. Seninle ilgili içsel bir paradigma, içsel bir program oluşturuyor. Bağlanma stilleri adı altında bunları her sezon güncel bilgilerle anlattım. Çocukken sevgiye erişimin belirsiz, tutarsız ya da koşullu olduysa zihninde şu programlanıyor: "Sevilmek için çabalamalıyım. Terk edilmemek için kontrol etmeliyim."

Bu yüzden zor ilişkileri, sana sevgiyi şartlı, koşullu, zor veren insanları buluyorsun. Belki de bu yüzden evli insanlarla eşleşiyorsun. Neden? Çünkü arka planda "Beni sevecek, zamanını, enerjisini, sevgisini bana ayıracak güzel, kaliteli bir insana ben layık değilim" inancı var. Bu program sen farkında olmadan devreye giriyor ve karşındakinin üstüne düşüyorsun.

Kaygılı bağlanma stili dediğimiz yapı burada ortaya çıkar. Kaygılı bağlanan kişi partnerini bilinçaltında "Değerli ve kaybedilebilir" diye görür. Kendini de "Yetersizim ve terk edilebilirim" diye. Yani ona tamam diyorsun ama kendine tamam demiyorsun. Sen de tamamsın. Böyle konumlandırıyorsanız bunu fark etmeniz çok önemli, çünkü bu konumlandırma sizi güç oyununa sokar. Bunu yaşamamak için de partnerini kontrol ederek o gücü almaya çalışırsın.

Kaygılı taraf neden öne eğildikçe kaybeder?

Flörtte de böyledir. Ya üstüne düşersin, adam kaçar gider. Ya çok hevesli olursun, adam cayar gider. İlişkide de adamı çok boğmaya başlarsın, bu sefer o daralır. İlişkide adamı avucunun içine almak isteyen çoğu kişi bu konumlandırmayı yanlış yaptığı için böyle bir manipülasyonu, böyle bir kontrol gücünü arzuluyor. Kendinle ilişki arasındaki doğru ayarı veremezsen, kendi gücünü, varlığını, benliğini ilişkide ortaya koyamazsan, o kişinin hal ve hareketleriyle duygu durumun değişmeye başlar. Ulaşamadığında, uzaklaştığında kaygılı bir moda girdiğin an güçten düşmeye başlarsın. Sonra da "Avucumun içine nasıl alırım?" diye taktiklere, manipülasyonlara başvurmak istersin. Bu aslında bir güç arayışıdır. Kendini gerçekten güvenli ve güçlü hissettiğinde böyle bir şeye başvurmazsın.

Kaygılı insan daha çok öne eğilir, daha çok mesaj atar. Daha çok garanti, daha çok güvence, daha çok yakınlık ister. Sen onun üzerine gittikçe o da geriye doğru kaçmaya başlar. Orada senin meselen artık sevgi değil. Kendi geçmişindeki travmayı tamamlamaya çalışıyor olabilirsin. Birini avucunun içine almaya çalışırken, geçmişte sevdiklerinden, sana bakım verenlerden alamadığın o sevgiyi avucunun içine almaya çalışıyorsun.

Onu yakalamaya çalışmayacaksın. Tam aksine, avucunu bıraktığında gelmeli. Gelmiyorsa, klişe bir şey söylemek istemiyorum ama seni avutmak için de bir şey söylemeyeceğim: Bu yanlış bir bağlanmadır. Kusura bakma ama seni sahiplenmemiştir. Sahiplenmeyen birine ait hissetmek kendine yaptığın bir haksızlık.

Geçen hafta "imagination" dediğimiz olayı anlatmıştım. Bazı arkadaşlar yorumlarda "kendi kendine gelin güvey olmak" demiş. Tam olarak o. Onu idealize edip kendi kendine ilişki senaryosu kurarak adama bağlanmaya çalıştığın bu yanlış bağlanmaya son vermelisin. Onu kendi hayat kümenden çıkarmayı öğrenebilmelisin. Bazen bırakabilecek gücü bulmak için kendini daha iyi hale getirmekten emeğini sakınmamalısın. Bazı arkadaşlar ise içlerindeki boşluğu partneri yakalayarak, kontrol ederek kapatmaya çalışıyor. Oysa olay sende başlıyor, sende bitiyor. O zaman bütün oran değişecek.

Aslında kime tepki veriyorsun?

Fark edeceğimiz şey şu: Tepki verdiğin kişi kontrol etmek istediğin kişi değil, geçmişin. Gençliğinde eski sevgilinin bir gidişi olmuş olabilir. Babanın duygusal mesafesi, annenin onay vermemesi olabilir. Zihnin bunları hatırlamasa da bedenin hatırlıyor. Yeni bir ilişkide karşındaki biraz mesafe koyduğunda sistemin alarm vermeye başlıyor: "Yine terk edileceksin." İşte o anda manipülasyon arayışını fark et.

Bu biraz jenerik bir başlık oldu, kanalın abonesi olmayan arkadaşlar da gelecek. O yüzden manipülasyon arayanlara özellikle söylüyorum. Daha çekingen görünmeye çalışıyorsun, daha gizemli davranıyorsun, belki bilinçli olarak geri çekiliyorsun, bazen "Kıskandırayım" diyorsun. Bunların hepsi tek bir amaca hizmet ediyor: Belirsizliği azaltmak, adamın daha fazla gelmesini sağlamak. Bunu yaparken kendi duygularını da, adamın gerçekliğini de bastırmış oluyorsun. Bu seni daha değerli hale getirmiyor. Burada da onu yakın tutmak için bir kontrol çabası var ve bunu fark etmeniz önemli.

Çekim neden özgürlükle büyür?

Birinin size arzu duyması, karşı tarafın özgürlük hissetmesiyle büyür. Zor bir şey. Montaigne'in denemelerinde çok basit, klişe şeyler vardı ya. Ayrı durmanın kötü olduğunu söylerler ama aslında iyidir, çekimi büyütür, gücü artırır. Gerçekten de öyle. Bu yüzden tüm bu kontrol hamleleri çekim gücünüzü zayıflatıyor. Gücü artırmaya çalışırken kaybediyorsun.

Sevgili kimliğin seni nasıl küçültüyor?

Henüz sevgili kimliği bile oluşmamış ya da sevgili kimliği oluşmuş birini kaybetme ihtimali seni kimliksiz bırakmamalı. Sen bu dünyaya sadece sevgili kimliğiyle gelmedin, değil mi? Bir insanı insan yapan sadece sevgili kimliği değildir. Ben kimliği vardır, öğrenen kimliği vardır, sporcu kimliği vardır. Sanatçı, yazar, iş, arkadaş, evlat, anne kimliği olabilir. Senin kişiliğin kimliklerinin toplamı. Sevgililik kimliği bunların içinde küçük bir parça. Onu temel omurganız yaptığınızda ne birini avucunun içine alabilirsin ne de ona karşı bir çekimin olur.

Şunu bir düşün: "Bu sevgili kimliğini kendi benimin içinde çok mu büyüttüm? Benim bunun yanında çok mu küçüldü? Kendimi sevgili kimliğiyle doldurarak mı yeterli hissetmeye çalışıyorum?" Eğer böyleyse manipülasyon ve taktikler sana kısa sürede rahatlama verse de uzun vadede seni rahatsız edecektir. O yüzden çekimin peşinde koşmak yerine çekimin dinamiğini anlamak çok önemli. Sen o benini içinde büyüttüğünde çekimin dinamiği başlar. İlk tetikleyici budur: Sevgililik kimliğini içinde fazla büyütmemek.

Kimlikler belki soyut geliyor ama NLP gibi modern psikodinamik öğretilerde böyle anlatılır. Bilinçaltımızda "Şu lobda sevgilim, bu lobda ben" diye bir şey diyemeyiz. Ama kimlikler senin karakterini derli toplu bir şekilde organize ediyor. O yüzden çekimin dinamiği çok uzak, çok mistik bir şey değil: Kendi benini korumak. Bir ilişkin varsa o ilişkide de benini kaybetmemek. Bazıları ilişki başladığında benini kaybediyor ve o zaman hem çekimi hem enerjisi düşüyor. İlişki başladığında da o beni koruyabilmek, tabii ilişkiyi de koruyabilmek. Olay bu.

Dopamin ve bekleyiş çekimi nasıl besler?

Bir insanı çekici bulduğumuzda beynimiz dopamin üretir. Bir başkasında dopamini üreten şey beklentidir. Bir insanın o beklentiye ulaşması değil, o bekleyişte dopamin üretilir. Bir şeyi alacağın zaman eline geçtiği an biter. Dopamin o bekleme süresinde tetiklenir ve bu sadece bir haz kimyasalı da değil. İçinde beklenti var, merak var, hayal var. Biri seni düşündüğünde sana ulaşmak için enerji hissediyorsa beyninde bir ödül beklentisi, bir fırsat algısı vardır.

Bu ödül mekanizmasının, fırsat algısının temel dinamiği şu: Karşındakinin beklemesine izin vermezsen, kolay erişilebilen, beklemeden alınan şeyler o ödül ve fırsat hissini düşürür. Yeni biriyle tanıştığında hızlı yakınlaştığında, "ilişki yaşanabilir" tescili mühürlenmeden onunla fiziksel olarak yakınlaştığında ne oluyor? Onun bekleyişine son vermiş oluyorsun. Onunla ilişki yaşamak istiyorsun ama karakterini tanıma sürecini kaybediyorsun.

Bazı arkadaşlarımız bunu yanlış anlıyor: "Demek ki ulaşılmaz olmalıyım, geç yazayım, soğuk davranayım." Hayır arkadaşlar, bu noktaya geldiğinde tekrar manipülasyon yapmaya çalışıyorsun. Mesele kendi iç kimliklerine bağlanmak ve kimliklerin arasında doğru dengeyi kurmak. Daha sevgililik kimliği oluşmamış, o kova dolmamışken ona 100 puan verip içini hayali anılarla dolduruyorsan, kendi benini küçültüyorsan kusura bakma, kimse seni çekici görmez arkadaşım. Sevgililik kimliğinin oluşması için o kişinin seni sahiplenmesi, önce bunu hak etmesi gerekiyor. Bir insan bunu nasıl hak eder? Seni sahiplendiğinde, sana gerçekten ait hissettiğinde.

Kendi hayatının merkezinde olmak ne demek?

Kendi hayatının merkezinde olmak, kendi benini sorumluluk almayan, seni sahiplenmeyen kişiler için küçültmemek demek. Merkezinde ve dengende olmak, birine ihtiyacından değil, kendi seçiminden yaklaşmak demek. İhtiyacından değil, seçiminden yaklaştığında karşı tarafın zihninde şu değeri oluşturuyorsun: "Bu kişi zaten dolu. Onun hayatında yer almak değerli bir şey." Kendini kendi değerlerinle, kendi alanlarınla doldurduğunda karşındaki senin dünyanda yer almak için uğraşacak.

Fırsat algısını tetiklemenin bir diğer yolu da biraz öngörülemezlik. Ama bunu yanlış anlamayın. Tutarsız, kaotik, bir gün böyle bir gün öyle, bir anda yok olmak değil. Duygusal olarak düzenli, istikrarlı, duygularını yönetebilen ve kendi gündemi olan bir insan olmak demek. Kendi hayatı, kendi planları, kendi değerleri, başarıyla ilgili motivasyonu, yapacağı başka işleri olan biri. Duygusal olarak kötü hissetmemek için kendini onun duygu durumuna bağlamamalısın. Buna karşılıklı bağımlılık deniyor. Senin duygu durumun, gücün, enerjin neden onun duygu durumuna bağlı olsun ki? Birini kontrol etmek isteyen kişi çoğu zaman kendi kimliğini dışarıya bağlamıştır. Senin iyiliğin senin kendi ben kimliğinle ilgili, başkasının ben kimliğinden gelecek bir şey değil. Birisi sana uzak durduğunda bu kendi kimliğini kaybetmene neden olmamalı.

Toparlayacak olursak, güçlü gibi görünen ama içi kırılgan olan kişi manipülasyon ve taktik yapmaya çalışır. Gerçekten güçlü olan kişi ise kaybetmeyi göze alır. Çünkü kimliği bir kişiye değil, kendi ben kimliğine bağlıdır. Birini hayatında ister ama ona muhtaç değildir. Bu fark çok ince ama çok derin. Karşı tarafa "Beni seçmezsen kötü olurum" enerjisi vermez. Güçlü tarafta şu inanç ve enerji vardır: "Seni seçersem hayatına değer katarım. Sen de beni seçersen hayatıma değer katarsın."

Belki kendimize şu soruyu sormamız gerekiyor: "Onu nasıl avucumun içine alırım?" değil, "Ben neden bir ilişkide kendimi bu kadar kaybediyorum, neden bu kadar kolay savruluyorum?" Bu videoda anlattıklarımı dikkatle dinlediğinde bunun cevabını da vermiş olacaksın.

Bu konuyu daha detaylı dinlemek istersen videosunu buradan izleyebilirsin.

İlgili Yazılar

Hepsini Gör

ERDEM TAŞKINSU
 

Kendini Güncelle markasının kurucusu olan Erdem Taşkınsu, İstanbul Üniversitesi'nde Sosyoloji, Anadolu Üniversitesi'nde ise Sosyal Hizmetler Danışmanı bölümlerinden mezun olmuştur.
Atılım Üniversitesi’ndeki Aile Danışmanlığı programını başarıyla tamamlayan Erdem, önemli isimlere iş ve ilişki danışmanlığı yapmanın yanı sıra, geniş kitlelere yönelik öğretici konuşmalar düzenlemektedir. Atılım Üniversitesinde "Temel Koçluk ve  Mentorlük " dersleri vermiştir. 

YouTube/@erdemtaskinsu kanalındaki videoları 43 milyondan fazla izlenmiş olup, Milliyet gazetesinde ilişkiler ve kişisel gelişim üzerine yazıları yayımlanmaktadır.

ERDEM HAKKINDA DAHA FAZLA BİLGİ 
 

Ofis :

0 505 260 95 96

Takip

  • Instagram
  • Youtube
  • Facebook
  • X
  • TikTok
  • LinkedIn

Email 

bottom of page