top of page

Kötü Davrandığında Bazı İnsanlar Neden Daha Çok Değer Verir? Saygı Kazanmanın Yolu Ezmek mi?

3 gün önce
9 dakikada okunur

Birine iyi davrandığında anlamaz. Kibar kibar söylersin, iyi davranırsın, tam aksine sana değer vermez. Ama üst perdeden konuşmaya, kötü davranmaya başladığında insanlar bir anda seni daha çok saymaya, daha fazla değer vermeye başlar. Çok kaba bir tabir söyleyeceğim arkadaşlar: Bazı insanları ezdikçe ya da güç kullandıkça sana daha çok saygı duyduklarına siz de tanık oldunuz mu? Oluyorsunuzdur. Bu hayatın bir gerçeği. Sizinle biraz daha realist konuşmak istiyorum.

İyi davrandıkça değerin düşüyor mu?

İlgi duyduğunda da böyledir. Hemen cevap verdiğinde, hep müsait olduğunda, "Ne zaman görüşelim?" diye hevesle yaklaştığında karşı taraf sana biraz daha üstten bakmaya başlar. İş yerinde de böyledir. Her işe tamam diyen, kimseyi kırmayan, destek olan kişiye her şeyi yaptırırlar. O kişinin lafı pek sayılmaz, terfi edemez, hafife alınır, hep ötelenir. Daha da trajik bir boyutu var. Hizmet aldığınız insanları düşünün. Sen kibar kibar konuşursun, adam sana karşı bir anda daha rahat olmaya, savsaklamaya başlar. Ama kaba saba, üstten konuşan birine karşı bir anda sana olmadığı kadar saygılı, edepli olur.

İyi davrandıkça değerin mi düşüyor? Kibar oldukça hafife mi alınıyorsun? Sevgi verdikçe sevgi geri gelmiyor, uzaklaşıyor mu? Burada zihne bir sürü soru düşüyor. O zaman ne yapalım, insanlara kötü mü davranalım? Kaba olan, soğuk olan kazanıyor, o zaman biz de kaba mı olalım? Karşı taraf bunu güç olarak, kibarlığı pasiflik olarak algılıyor.

Arkadaşlar, acele etmeyin. Cevabı hemen vermeyin. Size bunun arka planındaki dinamiği anlatacağım. Kaba davranan kişi kaba olduğu için değer görmüyor. Sen de kibar olduğun için değer görmüyor değilsin. Bu yazı sana "Haddini şöyle bildirirsin, şunu yap" demeyecek arkadaşım. Çünkü kabalık bir çözüm değil. Çözümün ucuz, sahte ve sonunda seni daha yalnız bırakan bir taklidi. Bu yazının sonunda iyiliğini, karakterini bozmadan neyi nasıl değiştireceğini öğrenmiş olacaksın.

Karşı taraf senden hangi sinyali alıyor?

Birinci nokta: Mesele iyi olman değil. Mesele karşı tarafa yaydığın bir muhtaçlık sinyali. Proaktif değil, reaktif bir sinyal göndermek. Çünkü arkadaşım, insanlar senin niyetine bakmıyor, nasıl bir sinyal yaydığına bakıyor. İçinden ne kadar dolu, ne kadar değerli olursan ol, yaydığın sinyal karşı tarafa "Senin onayına muhtacım" diyorsa, karşı taraf sana ona göre bir değer biçiyor.

Kibar davrandığın kişi hizmet aldığın biri olabilir, patronun olabilir, konuştuğun biri ya da sevgilin olabilir. Her istediğine "Tabii" dediğinde ya da iyi niyetle davrandığında niyetin güzel. Sen iyi bir insansın, öyle varsayıyoruz. Ama karşı tarafın beyni senin niyetini görmüyor. Gördüğü şey şu: "Bu kişi benim onayıma, ilgime, varlığıma muhtaç." Bir düşün bakalım: Kibar olmanın nedeni, reddedilmemek için karşı taraftan almak istediğin bir onay olabilir mi? Karşı taraf bunu algılıyor olabilir arkadaşım. Ve böyle olduğunda çok acımasızca seni düşük değerli olarak etiketliyor.

İki kişi düşünün. İkisi de gülümsüyor, ikisi de kibar. Ama birincinin davranışı karşı tarafın tepkisine göre değişiyor. Karşısındaki soğursa daha çok gülümsüyor, daha çok çabalıyor, açığı kapatmaya koşuyor. İkincinin davranışı kendi ekseninde, kendine endeksli. Karşısındaki soğuk da olsa sıcak da olsa o aynı. Karşı tarafın bilinçaltı şunu okuyor: Birincinin kibarlığı bir ihtiyaçtan geliyor. Karşı taraf soğuk davrandıkça o biraz daha çırpınıyor. İkincinin kibarlığı bir doluluktan geliyor. Bir yere gittiğinde biri sana kaba davrandığında, o kibar davransın diye kibar davranmaya çalışmıyorsun. Kaba davrandı diye sen de kaba davranmıyorsun. Neysen öyle davranıyorsun.

Bu, "O zaman ben de soğuk davranayım, geç döneyim, oyun oynayayım, üst perdeden konuşayım" demek değil. Hayır. Çünkü bilerek soğuk davranmak da birine göre bir şey yapmak demek. Onun tepkisine göre şekil almaktan, ona endeksli olmaktan çıkmalısın. Sıcaklığın da, mesafen de, cevap verme hızın da karşı tarafın ne yaptığına değil, kendi değerlerine bağlı olacak.

Küçük bir not: Muhtaçlık sinyalinin kökü çoğu zaman çocukluğa dayanır. "Sevilmek için iyi olmam, uyumlu olmam lazım" diye öğrenilmiş bir iyi çocuk olma refleksimiz vardır. Bunu fark etmek önemli.

Kibarlık neden pasiflik gibi algılanıyor?

Bunu çok sıradan bir olayda da yaşarsınız. Hep anlatıyorum, çok başıma geliyor. Biri arabamın arkasına park etmiş. Gençlik zamanlarımda çok kibar davranırdım. "Arabanızı çeker misiniz?" dediğimde adam rahat rahat, relaks bir şekilde "On dakika bekler misiniz?" dedi. Bu adamın anladığı dil aslında kabalık. Kaba davransaydım bunun yan ürünü olarak o arabayı rahatça çektirirdim. Ben o dönemde çok sevimli ve kibar davrandığım için karşı tarafın özgüveni yükseldi. Oradaki kibarlığımı pasiflik olarak algıladı. O 20'li yaşlarda yaşadığım bu olay, iyi çocuk olma modundan gelen bir kibarlıktı.

Ama şimdi ne kibarım ne de kabayım. Nezaketliyim. Farkı ne? Nezakette belli bir seviye vardır. İkisi aynı şey değil ve ikisini ayırmak çok önemli. Geçen gün yine biri park etti, korna çaldım. Bizim ofisin sokağında bu çok oluyor. Adam hemen geldi: "Çok özür dilerim, çok affedersiniz, biraz tembellik ettim." Çok tatlı, sempatik bir şekilde geldi. Bunu yaptıktan sonra ona neredeyse "Bir saat daha beklerim, problem yok" diyecektim. Tabii o kadar da beklemem. Ama adamın o sevimli nezaketini takdir ettim. İnsanlar artık insanlarda insanlığı arıyor. O yüzden bunlar önemli.

İlişkide kabul ettiğin kişi seni neden değersiz görebilir?

İlişkilerde de şöyle bir şey var. Değersizlik duygusu çalışıyor. Karşı tarafı reddettikçe senin çemberine, alanına gelebilmek için çırpınıyor. Ama kabul gördükten sonra artık sen onun için değerli olmuyorsun. Çünkü sen onu kabul ettin. Değersizlik duygusu olduğu için, kendisi gibi değersiz birini kabul eden seni de değersiz algılıyor. Bazen ilişkilerde sen onu reddettikçe daha değerli oluyorsun. Bu sadece sende ne olduğuyla ilgili değil, karşı tarafın ne olduğuyla da çok ilgili.

Birine aşırı iyi, aşırı sağlamcı, destekçi davrandığında o kişinin içinde sessizce şu olabilir: "Tamam, bu zaten benim. Ben bunu kazandım." İnsan kazandığı şeye çaba harcamayı, özeni bırakır. Bu, karşındaki kişinin travmasından, seviyesinden, değersizlik duygusundan gelen bir durum. Siz de düşünün: En çok merak ettiğin, en çok kafanı kurcalayan, ne düşündüğünü bilmediğin kişi kim? Garanti olanı, sende olanı bir kenara koyuyorsun. Karşı taraf "O bende" diyor. Yani cebe giriyorsunuz ya da birilerini cepte tutuyorsunuz. İnsan belirsiz olanın, garantileyemediği insanın peşinden koşmaya başlıyor. Her seferinde kazandıran taraf, hep sağlayıcı olan sen olursan o "acaba"yı kaybetmeye başlıyorsun.

Dışarıda da biriyle iletişim kurduğunuzda, ister restoranda ister iş yerinde, "Seni kazanmak istiyorum, senin onayın benim için önemli" sinyalini çok pasif bir şekilde gönderirseniz, karşı taraf kendini bir halt sanıyor arkadaşlar. Böyle söyleyince daha anlaşılır olacak sanıyorum.

Ama dikkat, burası çok önemli. Bu, "O zaman karşımdakini hep belirsizlikte tutayım, oyun oynayayım, hep mesafeli olayım" demek değil. Mesele ne biliyor musun arkadaşım? Reaktif olmamak. Muhtaçlık sinyali vermemek. "Senin onayın, senin ilgin benim için önemli" sinyalini A'dan Z'ye, yediden yetmiş yediye, en alt hiyerarşiden en üstüne kadar kimseye vermemek. Bunu fark etmeniz önemli. Kendi değerini, kendi kaliteni onun nasıl davranacağına endekslemezsen doğru mesafede olmaya başlarsın arkadaşım.

Kibarlık ile nezaket arasındaki fark ne?

İkinci nokta: Kibar olmak yerine nezaketli olmak çok daha önemli. Aşırı kibar olanların bilinçaltında gizli bir fatura olabilir. Burası önemli, dikkatli okuyun. Çoğu insan kibarlık ile nezaketi aynı şey sanır. Ben de eskiden öyle sanırdım. Ama aralarında bir uçurum var.

Şöyle bir düşün. Birine bir paket uzatıyorsun. İki ihtimal var. Birincisi hediye. Karşılıksız veriyorsun, içinden hiçbir beklenti geçmiyor. Sadece vermek istedin ve verdin. İkincisi aynı paket, aynı kurdele ama içten içe bir beklenti var. Gizli bir rüşvet gibi. "Bunu verince bana iyi davranacak, benim çıkarıma uygun bir şey yapacak, beni sevecek, benden hoşlanacak." Dışarıdan ikisi aynı görünür. Ama alan kişi içten içe o farkı sezer. Bu duygusal rüşvetin altında bir fatura olduğunu hisseder.

Kibarlık çoğu zaman gizli bir rüşvet gibidir arkadaşım. Bu çok ince bir ayrım. Aşırı kibar olmanın bir ikincil kazancı vardır: "Beni sevsinler, onaylasınlar, reddetmesinler, bana kızmasınlar. Aman ortalık kızışmasın, gerilmesin. O yüzden iyi çocuk olayım." Nezaket ise karşılıksız bir hediyedir. "Ben böyle bir insanım. Sen ne yaparsan yap, benim nezaketim sana endeksli değil."

Kibar insan duygularını ifade edemez. Çünkü hep kibar davranır. Arayı bozmamak için, kötü hissetmesine rağmen duygularını bastırır. O yüzden kibar insanlar pasif agresif olur. Kibarlık kıtlıktan gülümser: "Lütfen beni iyi olarak gör, beni reddetme." Nezaket bolluktan gülümser: "Senin onayına ihtiyacım yok ama sana iyi davranmayı ben seçiyorum." Sana iyi davranmam benim karakterimle ilgili, bana iyi davranma beklentimle değil. Biri talep, diğeri duruştur. İnsanlar kelimelerle anlatmasalar bile bu ikisini bir şekilde ayırt eder. Biraz farkındalığı olan insanlar bunu fark eder.

Bazıları bunu aşırı da gösterir, aşırı sahte bir kibarlıktır. Bugün bir görüşmeye gitmiştik. Oradaki adam öyle kibardı ki o kibarlığın altındaki dokuyu, kabalığı ve gizli serzenişi MR cihazı gibi görüyordum. Gelişen olaylarda da düşündüğümüz gibi çıktı. O başka bir konu. Kibarlığın altında ezilmiş bir ihtiyaç olmamalı arkadaşım. Çünkü o ihtiyaç seni bir yerlerde zayıf gösteriyor. İster garsona, ister patronuna, ister dışarıdaki birine kibar konuş. Çok ince bir nüans ama onların güzel davranmasına ihtiyacın olduğunu hissettirdiğinde o insanlar senin üzerinde güçlü hissetmeye başlıyor. Ama nezaketin kendinle ilgiliyse, "Senin nasıl davranacağınla ilgilenmiyorum, davranışım benimle ilgili" dediğinde sana saygı duymaya başlıyorlar.

İtiraz etmemek neden seni pasif agresif yapar?

O yüzden mesele kaba davranmak değil. Kaba davrananlar karşı tarafın duygusunu önemsemedikleri için, bunun bir yan ürünü olarak saygı görüyormuş gibi görünüyor. Ama kaba davranmak zorunda değilsin. Bazı şeyleri dişini sıkarak, kıvranarak söylüyorsun. Sürekli kendini bastırırsan asla kendin olamazsın arkadaşım. Hiç itiraz etmiyorsun. Oysa itiraz etmek güzel bir şeydir. İlişkilerde de arkadaşlıkta da itiraz edin ki kendiniz olun.

İtiraz etmezsen kibar ama pasif agresif, itirazsız biri olarak yaşarsın. Sonra bir yerde patlarsın ya da birilerine kurulmaya başlarsın. O pasif agresiflik bazen iğneleyici bir laf, küsme, bir sitem olur: "Ben sana bu kadar şey yaptım" hesabı. "Ben böyle yapıyorum, işine gelirse." Bunlar iletişimsizlik ürünü arkadaşlar. Sen kibarlık adına kendini bastırdıkça içeride bir fatura birikiyor ve o fatura bir gün hiç ummadığın bir anda çirkin bir biçimde karşı tarafa çıkıyor. Nezaket bu yüzden kibarlıktan daha sağlıklı. Nezakette bastırılan bir şey yok, o yüzden sızacak bir şey de yok.

Dürüst nezaket nedir?

O zaman çözüm netleşmeye başlıyor. İyiliğini bırakmayacaksın. Kaliteni, kaliteli mentaliteni bırakmayacaksın. Kötü olmayacaksın. Birinin sana saygı göstermesi, seni ciddiye alması için ezmene, kötü olmana gerek yok. Senin kibarlığın, karşı tarafın sana nasıl davranacağı beklentisinden bağımsız olacak. Karşılık beklemeden, nezaketle duygularını, rahatsızlığını, itirazlarını ifade edersen, karşılık gelmeyeceğini bilerek de eğilmediğinde, ben buna dürüst nezaket diyorum. Bu mesafeli olmak değil. İşte o zaman karşındaki kişi, sen kötü davranmadan sana saygı duymaya başlayacak arkadaşlar. Kötü davranıp da saygı görenlerin sayılması cehaletten gelen bir kusur. Ama bunun bedeli hayatın başka bir yerinde, belki yalnızlıkla, belki kötü bilinmekle ödeniyor.

Kendi hayatımdan bir anı anlatayım. Hem de bir dönercide yaşadım. Çok gençtim, biraz da toy bir görüntüm vardı. Kız arkadaşımla bir dönerciye gitmiştik. "Şurada müthiş bir dönerci var" demişlerdi, gerçekten de güzeldi. O zamanlar kibarlıktan gelen bir adam olduğum için efendi, kibar davranıyordum. Bunun dezavantajlarını yaşadığım için çok iyi biliyorum. Toksik taraflarını sıyırmak için anlatıyorum. Teşekkür ediyorum, gülümsüyorum falan. Hesap için kasaya gittim. Adam paranın üstünü verirken kendi içinden pis pis gülümseyen bir tonla kız arkadaşım için "Daha doymadı bak o bence" dedi. Bu ifade gerçekten hiç hoşuma gitmedi. Sen kimsin ki? O kadar samimi değiliz, aramızda bir bağ yok. Nasıl benim yanımdaki kişi için böyle konuşabiliyorsun?

O günkü toy refleksimle "Yok yok, doyduk, çok teşekkürler, harikaydı" dedim ve geçtim. Bazı insanlar kibarlıktan anlamıyor. "Yok bak, hâlâ yiyor" dedi. O gün akşama kadar aç kalmıştık, kız arkadaşımın çok yemesiyle ilgili bir şey değildi. Benim böyle dememe rağmen güldü. Ben de sinirlendim. "Doydu mu doymadı mı, o bizim meselemiz. Senin meselen değil" dedim. O anda toparladı, tonu değişti. "Tabii, afiyet olsun, yine bekleriz" moduna geçti. Ama o dakikaya kadar öyle bakıyordu. Anlatabiliyor muyum?

Yine kaba davranmadım. İlk başta güzel algılanalım diye biraz cici konuşuyordum, kibarlığım yanlış algılandı. Ama ikinci yaptığım şey tam nezakete örnek. Karşındaki patronun, çalışanın ya da hizmet aldığın biri olsun, hiç değişmez. O an karşı taraf senin eğildiğini, iyi bilinmek ya da iyi davranılmak için gösterdiğin pasifliği algılıyor. O vibe'ı aldığı an muhtaçlık enerjisini görüyor ve seni pasif algılıyor. Bu karşı tarafın statüsüyle, pozisyonuyla ilgili değil. Bu sinyali yayarsan herhangi biri, sen iyi davrandığında bile sana kötü, üstten konuşabilir arkadaşım.

Muhtaç olmadan nasıl davranılır?

Bu yüzden üçüncü madde çok önemli. Muhtaç olmayan bir şekilde nasıl davranılır? Sinyal nasıl proaktif olur, karşı tarafın sana nasıl davranacağına bağlı olmaz? Birine endeksli olmak, muhtaç olmaktır.

Karşındaki sana bir top fırlatıyor. Top dediğim sert bir söz, bir iğneleme, bir suçlama, bir provokasyon, bir üstten bakış. "Sen hep böylesin." "Senin yüzünden." Ya da o dönercinin dediği "Daha doymadı" lafı. Muhtaç, reaktif kişi ne yapar? Topu hemen yakalar. Çünkü karşı tarafın onayı onun için önemlidir. Onun sözünü düzeltmek, onayını almak ister. "Kim olursan ol, senin tarafından onaylanmalıyım." Yanlış anlaşılmaya tahammülü yoktur. Yakalayınca başlar: Açıklar, savunur, "Ben öyle demedim" der, düzeltmeye çalışır. Top elden ele dolaşır, tartışma büyür, kişi yorulur. Her dakika enerjin biraz daha gider ve küçülmeye başlarsın.

Birinci hareket: Topu yakalamak zorunda değilsin. Böyle durumlarda hiç üzerinize almayın. Top sana doğru geldi, yakalamak mecbur değilsin. Geri çekilirsin, top yere düşer, yerde kalır. "Bunu şu anda konuşmuyorum." Görmezden, duymazdan gelebilirsin. Es bırakır, gidersin. İlla bir şey diyeceksen "Her yoruma saygımız var" der, geçersin. Bir bakış atarsın, ortaya bir sessizlik koyarsın. Dönerciye "O bizim meselemiz" dediğimde topu yerde bıraktım, peşine düşmedim.

Sistem teorisinde geri besleme diye bir kavram var. Bir tarafın hareketi diğer tarafı besler. Ezme, ezilenin enerjisiyle çalışan bir sistemdir. Ama sen topu üstüne almadıkça sistem tersine döner. Cevabı kestiğin an karşı tarafın yakıtı biter. Sistem senin lehine çalışır.

İkinci hareket: Topu yakalaman gerekti diyelim. O zaman az kelime kullan. Açıklama yapma, sadece kararını bildir. Ezilen kişinin en büyük dil hatası budur: Çok açıklama yapar. "Şöyle oldu, böyle oldu, aslında niyetim şuydu, beni yanlış anladınız, şu yüzden geç kaldım, bunu bu yüzden dedim." Açıkladıkça küçülürsün. Böyle anlarda esprinin gücü de çok önemlidir. Çünkü her açıklama karşı tarafa "Senin onayına ihtiyacım var" diye fısıldar. Diyorum ya, bu insanlar üst perdeden konuşan, ezen birini gördüklerinde ona böyle davranamıyorlar. Ama sana "Sen de böyle davran" demiyorum. Sana bunun daha ileri bir versiyonunu söylüyorum: Kendini kaybetmeden böyle davranabilirsin.

Bu tarife sahip insanları izle, az konuşurlar. "Şu anda müsait değilim." Nokta. Aşırı empati kurmazlar. Arkasına "Çünkü işim var, annem geldi, çocuğa bakıyorum" diye eklemezler, açıklama yapmazlar. Çünkü açıklama eklediğin an karşı tarafa o açıklamayı çürütme kapısını da açarsın ve karşı taraf kendini üstte görmeye başlar. Kural şu: Açıklama yapma, kararını söyle. "Düşünüp döneceğim" gibi. Açıklama değil, karar.

Bu konuyu daha detaylı dinlemek istersen videosunu buradan izleyebilirsin.

İlgili Yazılar

Hepsini Gör

ERDEM TAŞKINSU
 

Kendini Güncelle markasının kurucusu olan Erdem Taşkınsu, İstanbul Üniversitesi'nde Sosyoloji, Anadolu Üniversitesi'nde ise Sosyal Hizmetler Danışmanı bölümlerinden mezun olmuştur.
Atılım Üniversitesi’ndeki Aile Danışmanlığı programını başarıyla tamamlayan Erdem, önemli isimlere iş ve ilişki danışmanlığı yapmanın yanı sıra, geniş kitlelere yönelik öğretici konuşmalar düzenlemektedir. Atılım Üniversitesinde "Temel Koçluk ve  Mentorlük " dersleri vermiştir. 

YouTube/@erdemtaskinsu kanalındaki videoları 43 milyondan fazla izlenmiş olup, Milliyet gazetesinde ilişkiler ve kişisel gelişim üzerine yazıları yayımlanmaktadır.

ERDEM HAKKINDA DAHA FAZLA BİLGİ 
 

Ofis :

0 505 260 95 96

Takip

  • Instagram
  • Youtube
  • Facebook
  • X
  • TikTok
  • LinkedIn

Email 

bottom of page