İlişkide Cepte, Yedekte Olma: O Adamın Senin İçin Emek Vermesini Sağlayın
Sana gitme demiyorum. Kal da demiyorum. Sana öyle bir duruş vaat ediyorum ki hayatında senden vazgeçmek isteyen, gitmek isteyen birisi varsa bile ayakları geri geri gidecek arkadaşım. Senin o duruşun olduğu zaman o kapıdan çıkamayacak.
Ama bazen bu duruşu sergileyemiyorsunuz. Çok fazla seviyorsunuz demeyeyim de onu kendinizin yerine koyuyorsunuz. Bir ilişkide kaybetme korkusu yaşamanızın temel nedeni aslında "Onsuz ben bir hiçim" ya da "Onsuz ben ne yaparım" inancından geliyor. Oysa sen onsuz da varsın, daha önce olduğun gibi. Bu korkuyu nasıl tanıyacağını ilişkilerde kaybetme korkusu yazısında ayrıca anlatmıştım.
Bir insanın senin eksikliğini hissetmesi için önce o eksikliği yaşaması gerekiyor arkadaşım. Çünkü bu, ilişkilerde yapıştırıcı bir etki yaratıyor. Bir insana kaybetme korkusu vermek istiyorsanız önce onun hayatına bir değer katmanız lazım. Yani senin bir katma değerin olması gerekiyor ki senin o ilişkide olmama riskini düşündüğü zaman kaybetme duygusu gelsin.
Ama sen hep oradasın. Elinde bir sürahi var. İhtiyacı olsun olmasın, onun bardağına devamlı döküyorsun, döküyorsun, döküyorsun. Sen zaten o sürahiyle hazır bekliyorsun. Elbette o ilişkinin demirbaşı olmuşsun. Seni tabii ki kaybetmekten korkmayacak. Cepte görünmenin iyi niyetle ilgisini ve kendini susturmanın bedelini cepte görünmekten kurtulmanın yolu yazısında konuşmuştuk. Burada yedekte beklemenin başka bir tarafına bakacağız: kafandaki kıtlık, peşinden koşma refleksi ve inmen gereken otobüs.
Yedekte olmanın arkasında kıtlık bilinci mi var?
Market raflarını bilirsiniz arkadaşlar. Şimdi ne demek istediğimi anlatacağım. Bir ilişkide kıtlık bilinciyle hareket ediyorsan, kıtlık bilinci ne demek biliyor musun? Bu bize iktisat dersinde de hep okutulmuştu, bugün kişisel gelişim terminolojisinde de var: bolluk bilinci, kıtlık bilinci. Sanki dünyada seni sevecek başka bir insan yokmuş gibi, sanki o giderse oksijenin bitecekmiş gibi davranıyorsun ya.
Bir markete girdiğini düşün. Rafta tek bir tane kalmış, son kullanma tarihi yaklaşmış bir ürün gördüğünde ne yaparsın? İhtiyacın olmasa bile alasın gelir, değil mi? Ya biterse, zaten bir tane kalmış. İşte sen kendini o raftaki tek ve son ürün gibi değil arkadaşım, o ürüne muhtaç olan müşteri gibi konumlandırıyorsun. Partnerini ya da olası partner adayını o ürün gibi düşünüyorsun: son, başka yok, bir tane kaldı.
Peki o ne yapıyor? Kendini lüks bir mağaza gibi görüyor. Beğenirsen alırsın, beğenmezsen kapı orada. "Ben zaten mükemmel bir adamım" ya da "mükemmel bir kadınım" rahatlığında. Çünkü senin başka bir dükkâna gitmeyeceğinden emin. Tek o kalmış gibi davrandığın birine, özellikle yeni tanıştığın birine kaybetme korkusu yaşatamazsın. Kıtlık bilinci de bu.
Oysa aslında şöyle olmalı: "Senin kerametin benim seni seçmemden geliyor, hayatımdaki tek kişi olmandan değil." Böyle davranmadığınızda bir süre sonra kişi gerçekten senin hayatının merkezi olduğunu sanıyor ve sen onun etrafında dönüyorsun.
Bolluk zihniyeti herkesle flört etmek mi demek?
Çözüm bolluk zihniyetine geçmek. Hayatta da her şeyde de bir sürü seçenek var. Ama bu "Herkesle flört ederim, sen de kimsin" demek değil. Bu, "Benim sevgim nadide, kıymetli bir elmas gibi. Ben bunu hak etmeyene sunmam" demek arkadaşım.
Senin sevgin işportada satılan bir şey değil. Randevuyla, özel olarak zaman ayırdığın özel bir müze gibi olmalı. Öyle herkes elini kolunu sallayarak hayatına girememeli. Yani kapıda bilet kesmeyi öğrenmemiz gerekiyor arkadaşlar.
Aranızda bazılarının bunu yanlış anladığını biliyorum. Aşırı sınır koyuyorsunuz. Erkek kadına neden çekim duyar? Varoluşsal olarak senin kadınlığına çekiliyor. Dolayısıyla senin çekiminden, güzelliğinden, kadınsı özelliklerinden elbette etkilenecek. Elbette iltifat edecek, elbette DM'den, oradan buradan sana yürüyecek. Böyle aşırı sınır koyup kendini kapatırsan o zaman hiç kimseyle ilişki kuramazsın. Önemli olan iletişim kurmak, ama ilişki kurulup kurulmayacağına gelince doğru insanı seçmek.
Asıl dinamik bu: Ben sevgimi hak edecek insan için saklıyorum. Hak etmekten neyi kastediyorum? Sana ilgi göstermiyor, o ilişkiye emek ve enerji vermiyorsa senin sevgini de hak etmiyor demektir. Peki o gerçekten adım atıyor da sen hareket etmiyorsan? O zaman da kendini sorgulaman lazım: Sen neden adım atmıyorsun? Bu önemli arkadaşlar.
Uzaklaştığında peşinden koşmak neden işe yaramıyor?
Kaybetme korkusu veremeyen arkadaşların en büyük ikinci hatası şu: Kendinizi sürekli bir kurtarma gemisi gibi algılıyorsunuz. Kurtarma gemileri ne yapar? Biri biraz uzaklaştığında motorları çalıştırıp hemen denizde mahsur kalanı kurtarır, değil mi? Sen de o kişi uzaklaştığı zaman motorları çalıştırıp hemen peşinden gidiyorsun. "Neyin var? Bir şey mi yaptım? Neden soğuksun?"
Sen üzerine gittikçe o daha fazla uzaklaşıyor. Hele bir de kaçıngan bağlanma stiline sahipse, defalarca anlattım, bu zaten bir fizik kuralı gibi: İttikçe uzaklaşır. Kaçınganın geri çekilmesinin arkasında ne olduğunu kaçıngan korkuyor mu, istemiyor mu yazısında detaylı konuşmuştuk.
Elimde bir tespih var, hediye vermişlerdi. Şimdi bunu kendime doğru çekmeye çalıştığımda, çabaladığımda, bıraktığım anda geri gidiyor. Ama hiç ilgilenmediğimde bu sefer bana doğru gelmeye başlıyor. Biraz küçük oldu ama metaforik olarak ne demek istediğimi sanıyorum ki çok daha rahat algıladınız.
Deniz feneri gibi olmak ne demek?
Beni izleyen arkadaşım, ismini bilmiyorum, kim olduğunu bilmiyorum ama hepinizin yaşadığı problemleri üç aşağı beş yukarı tahmin ediyorum. Bugünden itibaren rolün değişiyor. Sen artık bir deniz feneri gibi ol.
Deniz fenerleri ne yapar? Yerinden kıpırdamaz, değil mi? Sadece kendi ışığını yakar ve döner. Sinyalini yaktığında ışığı parlar ve gemilerin ona gelmesini bekler. Fener gemilerin peşinden koşmaz arkadaşım.
Birine kaybetme korkusu yaşatmak istiyorsanız bugünkü anahtar kelimemiz şu: durmayı öğrenmek. Sana çok mu soğuk davranıyor? Bir deniz feneri gibi ol. Yerinde dur ve ışığını, yani kendi hayat enerjini, neşeni, hobilerini, alanlarını söndürme. Sana ait olan, sana hayat enerjisi veren her şey.
Mesela bana hayat enerjisi veren ne? Videolar hazırlamak, bir şeyler yazmak, çizmek, teknolojiyle uğraşmak. Ben bunlardan enerji alıyorum. Sen nelerden enerji alıyorsun? O deniz fenerinin ışığını yakmak, aslında hayat enerjine odaklanmak anlamına geliyor. Söndürmezsen, yakarsan o fenerini, onun peşinden de koşmazsın. Bırakın biraz da karşı taraf sizin yokluğunuzu tatsın.
Şimdi bazılarınız diyor ki: "Hocam, yokluğumu fark etmiyor bile. Ne kadar beklesem de umursamıyor." Arkadaşım, o zaman bu doğru bir eşleşme değil. Böyle bir durumdaysan ya ilişkin hiç başlamamıştır ya da ilişik durumdasındır ama ortada ilişki yoktur. Arafta kalan bir iletişimin içindesindir. Eğer ilişkin başlamıyorsa bunun nedenine bakmak lazım. Çok mu sınır koyuyorsun?
Bazen deniz feneri, bazen gemi olmak gerekir mi?
Deniz feneri gibi ol diyorum ama bu aslında "Milletin peşinden koşma" demek. Bazen de gemi olmak gerekir. Bu konumunuza göre değişir, bu metafor genel geçer bir şey değil.
Şu anda aklıma bir öykü geldi. Çok farkındalık katıyor, mutlaka dikkatinize alın. Sisli ve zifiri karanlık bir gecede ışıklı bir cisim yaklaşmaktaymış. Bir gemiden o ışığa sinyal gönderilmiş: "Rotanızı 10 derece kuzeye çevirin." Karşıdan cevap gelmiş: "Hayır, siz rotanızı 10 derece kuzeye çevirin." Gemi tekrar göndermiş, karşıdan yine aynı cevap gelmiş. Sonunda gemi demiş ki: "Dikkat edin, bu geminin kaptanı konuşuyor. Bu bir savaş gemisidir. Siz rotanızı 10 derece kuzeye çevireceksiniz." Karşıdan yanıt gelmiş: "Bu bir deniz feneridir. Siz 10 derece kuzeye çevireceksiniz."
Evet, sen orada bir deniz fenerisin ama kendi hayatında da rotasını bulmaya çalışan bir gemisin. Bazen o deniz fenerine çarpmamak için gerçekleri kabul etmek gerekir. Bu adam sana gerçekten bir enerji, bir etkileşim, bir değer katmıyorsa, bütün niyetli eylemlerine ve emeklerine rağmen oldurmaya çalıştığın bir ilişkide hiç yanıt alamıyorsan, bak hiç yanıt alamıyorsan, o zaman bunu kabul edeceksin ve rotanı değiştireceksin. Yoksa deniz fenerine çarpma ihtimali olan gemi gibi ilişkide enkazlar yaşarsın arkadaşım.
Bir de şunu unutmayın: Karşı tarafın kaybetme korkusu hissetmesini sağlayan sır, senin kendi kaybetme korkunu, kaygılı tarafını yenmenden geçiyor.
Batık maliyet tuzağı seni yanlış ilişkide mi tutuyor?
İktisat dersini bu yüzden çok severim. Hayatı en iyi sistematik olarak anlatan şeyler kişisel gelişim falan değil arkadaşlar, sistem teorisi ve iktisat. Ekonomide batık maliyet tuzağı diye bir kavram vardır.
Olay şu: "Ona iki yılımı verdim, emek verdim. Şimdi bırakırsam hepsi boşa gidecek." Ya da "En kötü zamanlarını ben çektim. Şimdi bırakırsam iyi zamanlarını başkası yaşayacak, ona yedirmem."
Bak arkadaşım, yanlış otobüse bindiğini fark ettiğinde ne yaparsın? "O kadar bilet parası verdim, son durağa kadar gideyim" der misin, yoksa ilk durakta iner misin? Son durağa kadar gidersen evinden daha da uzaklaşırsın. Kaybetmekten korktuğun için o ilişkide kalmak, yanlış otobüste gitmeye devam etmektir. Ona verdiğin yıllar bir yatırım değil, bir tecrübeydi. Sana gerçekten zararı dokunuyorsa, önünü göremiyorsan zararın neresinden dönersen kârdır.
Sen "Ben bunca yıl emek verdim" dedikçe karşı taraf bunu şöyle okuyabilir: "Ne yaparsam yapayım zaten burada, gitmeyecek. Demek ki bana mahkûm, bana muhtaç." Ama o otobüsten inmeye hazır olduğunu gösterdiğinde şoför, yani partnerin, işte o zaman panikleyecek: "Nereye gidiyorsun?" Denge o an değişmeye başlar.
O yüzden "Neden beni kaybetmekten hiç korkmuyor?" diye sorduğunda kendine şunu da sor: "Yanlış yola gittiğini bile bile o otobüste neden duruyorum?" Karşı tarafa kaybetme korkusu vermek için çabalamak matah bir şey değil, bir ilişkide meziyet de değil arkadaşlar.
Sınırlar seni neden değerli kılar?
Sınırlar çok önemli arkadaşım. Karşı tarafa kaybetme korkusunu sınırlarınla verirsin. Fazla sınır koyarsan hayatına kimse katlanamaz, az sınır koyarsan da hayatından alırlar. Sınırı nasıl koyacağını ilişkide sınır koymak yazısında adım adım anlatmıştım.
Çok kaliteli, zengin bir gece kulübü düşünün ve siz bu kulübün sahibisiniz. Kapıdaki güvenlik görevlisini, bodyguard'ı işten atmışsınız. Bu bodyguard neyi temsil ediyor? Senin sınırlarını. İçeri giren dağıtıyor, kırıyor, döküyor, yiyor, içiyor, sataşıyor. Sen hâlâ "Aman tadımız kaçmasın, aman müşteri gitmesin" diye onlara içecek ikram ediyorsun.
Cazibe sınırsızlıkta değil, sınırda başlar arkadaşım. Nasıl ki bodyguard huzuru kaçıran adamı dışarı çıkarıyorsa, senin sınırların da hayatının tadını kaçıracak insanları bazen dışarıda tutmalı. Gerektiğinde hayır diyebilen insanın evet dediğinde o eveti değerli olur.
Her şeye tabi olursan, her durumda hazır ve nazır olursan, sürekli "tamam" deyip onay almaya çalışırsan şeffaflaşırsın ve görünmez olursun arkadaşım. Sana sempati duyarlar ama saygı duymazlar.
Saygısızlığa aynı sıcaklıkla cevap vermek neden kendine ihanettir?
Mesajlarına geri dönmemek de bana göre bir saygısızlıktır. Biri sana üst perdeden konuşuyor, sonra "Naber?" yazıyor ve sen ona aynı sıcaklıkta cevap veriyorsun. Sana onca şey yapmış birine aynı sıcaklıkta cevap vermek kendine ihanettir. Bazen bazı insanlara duruş göstermeniz gerekir. Duruşu koymadığın noktada o ilişkideki kozun da, dozun da, pozun da işlevsiz hale gelir arkadaşım.
Bu pasif agresif olacağın ya da trip atacağın anlamına gelmiyor. "Senden sevgiyi alamadım, bak sana trip atıyorum" değil. "Ben zaten kendimde mutluyum, şu anda başka şeyler yapıyorum. Bu alana gelmek istiyorsan bu alanı tekrar kazanman gerekiyor." O kapıdaki güvenlik görevlisi, yani senin öz saygın, devreye girmeli: "Kusura bakma, bu kılıkla, bu tavırla, bu duruşla bu mekâna giremezsin."
Bunu kavga ederek değil, bazen sessizlikle, bazen geri çekilerek, bazen kendinle ilgili gelişmeleri anlatarak yapabilirsin. Mesajına geç mi döndü? Sen de kendi hayatına döneceksin. Sana saygısızlık yaptığında o alandan çekileceksin. Tartışma, açıklama yapma. Bazen sadece erişimi geciktir. Seni her an ulaşabileceği bir hak gibi düşünmemeli. Senin enerjinin, emeğinin bir ayrıcalık olduğunu hatırlamalısın.
Bu narsistik, egoist bir açıklama değil. Ama zaman ve enerji kıt ve kısıtlı arkadaşlar. Hayatının ana merkezine aldığın kişinin bu enerjiyi hak etmesi lazım. Toksik salıyorsa sen zehirlenirsin.
Ondan neden kopamıyorsun?
Bir de neden bağımlı olduğunuzu düşünün. Neden kopamıyorsun? Bu çok önemli bir şey. Çünkü o sana aralıklı pekiştirme yapıyor.
Breadcrumbing nedir, nasıl yapılır?
Kumarhanelerde kural nedir? Hep kaybettirirse oynamazsın, hep kazanırsan orası zarar eder. O makineleri öyle programlarlarmış. Onun yaptığı da bu. Üç gün ilgisiz davranıyor, kayıp. Dördüncü gün harika bir iltifat ediyor, breadcrumbing dediğimiz ekmek kırıntısını veriyor. Beyin dopamini alıyor, "Aa, düzeldi, beni seviyor" diyorsun. Sen yine ödül anını bekleyen bir dopamin bağımlısına dönüşüyorsun. Bu döngüyü fark et.
Ekmek kırıntısıyla oyalayan ilişkileri belirsiz bırakan erkekler ve kadınlar yazısında da konuşmuştuk.
Böyle bir şey var mı arkadaşım? Seni bazen belirsizliğiyle, bazen yokluğuyla kontrol etmeye mi çalışıyor? Sen netlik istiyorsan ve o sana bulanıklık veriyorsa, ondan daha net olmasını isteyerek o bulanıklığı çözemezsin. Bu oyunu bozmanın tek yolu makinenin fişini çekmektir. Kumarhanede makinenin fişini çekemezsin ama kendi hayatında bunun kontrolü sende. Belirsizlik gördüğün an duruşunu sergilemelisin: "Benim hayatımda gri alana yer yok. Gelişigüzel ilişkiler yaşamayacağım."
Daha ilk günden "Niyetin ciddiyse gel" demek doğru mu?
Bak diyorum ya, bazılarınız bunu yanlış anlıyor. Daha flört anında, adamı ya da kadını daha tanımadan, ilk anda bunu söylüyor bazı arkadaşlar: "Niyetin ciddiyse gel" ya da "Benimle evleneceksen gel."
Bunun garantisini kimse size veremez ki. Diyelim bugün seninle evlendi, yarın boşanmayacağınızın garantisini kim verebilir? Evlilik kötü ya da evlenmeyin gibi bir algı oluşturmayın. Sadece şu var: Bu zamanla, iki tarafın da duygusal olarak hazır olduğu, şartların, koşulların ve zihniyetlerin bir araya geldiği noktada olacak bir şey. Başta bu şekilde ilerlersen belki daha sonra onun bu kararı vermesini de engelleyebilirsin. O yüzden dikkat edin arkadaşlar.
Bu konuyu daha detaylı dinlemek istersen videosunu buradan izleyebilirsin.
