top of page

Sahiplenmeyen Erkeğin Sahiplenmesini Şöyle Sağlarsın: Onu Avucuna Al

1 gün önce
7 dakikada okunur

Bugün çok hassas, belki de şu an en çok canınızı yakan konuyu masaya yatırıyoruz arkadaşlar. Sen çırpındıkça uzaklaşan, güzel şeyler yaptıkça vurdumduymazlaşan, senin "biz" olmaya çalıştığın ama onun inatla "ben" dediği o ilişki türü. Belki çoğunuz yaşıyor. Sözüm çok net arkadaşlar: Sahiplenmeyen insanı sahiplenme. Kadın olsun erkek olsun, bunu ayırmıyoruz.

Sahiplendikçe neden uzaklaşıyor?

Bunu niye yapıyorsunuz cidden, anlamıyorum. Çünkü senin kumaşında vermek, özveride bulunmak, kucaklamak var ve ilişkide görünmez bir mekanizma işliyor. Sen iyilik yaptığını sanırken aslında kendi kuyunu kazıyorsun.

"Erdem, adamın derdini dinliyorum, hayatını çekip çeviriyorum, her şeyi ben planlıyorum, gömleğini bile ben düşünüyorum. Ama adını koymamızı beklediğimde 'Bakarız, hallederiz' diyor." Daha da kötüsü, onu o kadar çok sahipleniyorsun ki ilişkinin hem erkeği hem kadını, bazen de annesi senmişsin gibi hissediyorsun. İçten içe şu denkleme inanıyor olabilirsin: "Onu ne kadar sahiplendiğimi hissettirirsem o da kendini bana o kadar ait hissedecek."

Bunu aklınızın bir kenarına not edin arkadaşlarım: Seni sahiplenmeyen birini daha fazla sahiplenerek kendini sana ait hissetmesini sağlayamazsın. İlişkilerde çalışan denklemler vardır, ben ve biz dengesi gibi. Ama "sahiplenirsem beni sahiplenir" denklemi çalışmaz. Tam tersi çalışıyor. Sen onu sahiplendikçe onun sana ait olma ihtimalini kendi ellerinle yok ediyorsun. Bugün size sahiplenme ile aidiyet arasındaki o ince çizgiyi ve bu çizgiyi kaçırdığın an neden kaybeden tarafta olduğunu anlatacağım.

Sahiplenmek ilişkide neden ters teper?

Önce büyük resmi görelim. İlişkilerde neden duvara tosluyorsunuz? Burayı not alın, büyük harflerle bir yere yazın: Birini sahiplenmek aksiyonel bir eylemdir. Bir şeyi yönetmek, bir şeyin sorumluluğunu almak, bir şeyi ele almaktır. İş yerinizde bu harika çalışır. Patronun seni sever, danışanların minnet eder. İş hayatında değerin iyi iş çıkarmakla ölçülür.

Ama ilişkide durum tam tersi arkadaşlarım. İlişkide önemli olan bağ kurmak. Seni sürekli yapan, çözen, yöneten taraf haline getirdiğinde, o erkeği ya da kadını aşırı sahiplendiğinde farkında olmadan partnerinle duygusal bağ kurmuyorsun. İşe yarar bir bağ kurmaya çalışıyorsun. Ona annelik yapıyorsun, terapistlik yapıyorsun, hizmet ediyorsun. Bunların hepsi ne kadar becerikli olduğunu gösteriyor, çok güzel. Ama sen işlevsel oldukça karşı taraf konfor alanına geçiyor. Üzülerek söylüyorum, insanlar konfor alanına geçince aidiyet hissetmezler. Senin kullanıcın olurlar, seni kullanmaya alışırlar.

Sorun nerede başlıyor biliyor musun? İlişkideki değerini iş hayatı gibi kurguluyorsun. Bunu eril ve dişil enerji tarafında da konuşmuştuk. Belki faturalarını takip ediyorsun, işlerini planlıyorsun, daha flört düzeyindeyken evini düzenliyorsun. Psikolojik sorunlarını dinleyip çözmeye çalışıyorsun, ona harika yemekler bırakıyorsun. "Bunları yaparsam beni sever" diyorsun. Arkadaşım, sen şu an ilişki kurmuyorsun, hizmet veriyorsun.

Hizmet etmek ile hizmetçi olmak arasındaki fark ne?

Bir bağ oluştuktan sonra birbirine hizmet davranışları yapmak güzeldir. Ama hizmet davranışı yapmak ile hizmetçisi gibi olmak farklı şeylerdir. Onu istediği bir yere arabayla bırakabilirsin. Lastiği patlar, değiştirirsin. Bilgisayarı bozulur, elinden geliyorsa yaparsın. Kastettiğim bunlar değil.

Sen onun işine yarayan davranışlar sergiledikçe acı gerçek şu oluyor: İnsanlar işlerine yarayan kişileri işlevsel araçlar gibi görürler. İşlerine yarayan araçları severler ama onlara âşık olmazlar. Ben telefonuma bir takvim kurdum, eylem planı yapıyor, gösteriyor, çok işime yarıyor ve onu seviyorum. Bilgisayarını, tabletini, fön makineni, çamaşır makineni de çok sevebilirsin, çünkü işini görüyor. Ama onlara tutku duymazsın.

O adamın ya da kadının hayatındaki boşlukları sahiplenmek adına doldurmaya çalıştığında kendini bir sevgiliden çok bir asistana, daha kötüsü bir anneye dönüştürüyorsun. Bebekler bakıma muhtaçtır, onlara bakar, onları büyütürüz. Ama karşındaki bir bebek değil. Sen ona annelik yaparsan o da sana ergen bir çocuk gibi davranmaya başlayacak. Yolun sonunda hem bakımını isteyecek hem de "Beni rahat bırak" diye isyan edecek. Tanıdık geldi mi? Eminim çoğunuza tanıdık gelmiştir.

Zihin evinin kapısını kime açıyorsun?

Size bir metaforla anlatayım arkadaşlarım. Kendi zihninizi bir ev gibi düşünün. Bu evin bir kapısı var. Dış dünyadan kimi ne kadar içeri alacağına, nereye oturtacağına, evinin hangi köşesini vereceğine sen karar veriyorsun. Bazı insanlar, belki sen de onlardan birisin, kapıyı ardına kadar açıyor. Partneriyle ilgili her şeyi o zihin evine alıyor: Annesinin derdi, para sorunları, eski sevgilileri, arkadaşları, iş yerindeki krizleri, kendisiyle ilgili sorunlar. Hepsi içeride, en güzel köşelerde oturuyor.

Bu muazzam bir sahiplenmedir. Onun hayatta alması gereken sorumlulukları sen almaya başlarsın. Annesine, ailesine çizmesi gereken sınır konusunda sen telaşlanırsın. Dağınıktır, sen toparlarsın. İş yerindeki sorunlarını sen çözmeye koşarsın. Para sıkıntısı olur, sen borç verirsin. Destek olmakla onun sorumluluklarını almak farklı şeylerdir, bu ayrımı yaptığınızı düşünüyorum.

Kapını bu kişiye tüm rolleriyle açtığında ne olur? Kendi benini kendi evinden çıkarıp kapının önüne koyarsın. Kendi ihtiyaçlarını, duygularını, sevdiğin şeyleri yok saymaya başlarsın. İçten içe ona tepki biriktirirsin, kızgınlık birikir, öfkeye dönüşür. "Ben onun için neler yaptım, o kılını bile kıpırdatmıyor." Alma verme dengesini bozduğunda onu seni kullanmaya alıştırırsın. Sonra kendini şu kuyuda bulursun: "Ben bu kadar şey yapıyorum, o neden hiçbir şey yapmıyor? Ben sevilmiyor muyum?" Bunu yaranamamak üzerine yazdığım yazıda da konuşmuştuk.

Seni sahiplenmeyen kişi bu sırada ne yapıyor?

Şu daha önemli bir soru değil mi arkadaşlar? Seni sahiplenmeyen kişi kendi zihin evine kendini almış ve kapısı kapalı. İçeride işi, arabası, arkadaşları var. Sen oraya ait olmak için kapıyı tekmeliyorsun, pencereden girmeye çalışıyorsun. İlişkideki karşılığı şu: "Neredesin, sana ulaşamıyorum. Hafta sonları neden hiç ulaşamıyorum? Bir anda kayboluyorsun, niye bana bilgi vermiyorsun?" Aslında kendi içinde "Sen de beni sahiplen" diyorsun.

Ama belki o adamın bünyesinde sorumluluk alma kapasitesi düşük, belki sevme yetisi yok ve sen bunu görmüyorsun. Ya da sen bu kadar sahiplendiğin için, onun sahiplenmesine izin verecek bir mesafe bile bırakmadığın için kendini sana ait hissetmiyor, sadece kendi konforuna odaklanıyor. Trajedin burada başlıyor. Kapısını açan hep sensin ama karşındakinin kapısı sana açık değil.

Danışmanlıklarda sorduğum bir farkındalık sorusunu size de sorayım. Sana gönlünün kapısını açmayan, seni dışarıda, kapının eşiğinde ya da antrede bekleten birine gönlünün kapısını sonuna kadar açıp onu evinin en değerli odasına mı oturtacaksın? "Bütün rollerinle gel, buraya otur, şuraya geç" mi diyeceksin?

Fazla sahiplenirsen aidiyet oluşur mu?

Burası en can alıcı nokta, lütfen can kulağıyla dinleyin. Özellikle bizim kültürümüzde kadınların düştüğü en büyük yanılgı şu: "Bu adamı sahiplenirsem, eksiklerini kapatırsam, onu çekip çevirirsem onda da bana karşı aidiyet duygusu oluştururum." Bu çok büyük bir yanlış arkadaşım, bunu oluşturamazsınız.

Sistem teorisine göre aidiyet ancak iki tarafın dengeli bir şekilde sahiplenmesiyle oluşur. Bir erkeği ya da kadını sahiplendiğinde, onun yerine düşündüğünde, onun yerine hissettiğinde, onun yerine adım attığında onun sahiplenme kasını köreltiyorsun. Bir insan emek vermediği, sorumluluğunu almadığı, bedelini ödemediği, rahatını bozmadığı hiçbir şeye ait hissetmez.

Biraz daha somutlaştırayım. Bir araba kiraladın. Çok güzel kullanıyorsun, işini de görüyor. Ama vergisiyle ilgileniyor musun? Hayır. Lastiği patlarsa dert ediyor musun? "Aman, kiralık zaten." Modifiye yapıyor musun? Tabii ki hayır, çünkü sahibi değilsin, sadece kullanıcısısın. Birini aşırı sahiplenerek onu ilişkide mülk sahibi değil, kiracı pozisyonuna sokuyorsun. Kiracılar daha iyi bir ev bulduklarında taşınırlar arkadaşım, aidiyet hissetmezler. O adamın ilişkiye adını koyamaması, "Böyle iyiyiz" demesi bu yüzden. Evin tapusu sende, masraflar sende, bakımı sende. O sadece keyfini sürüyor. Neden sorumluluk alsın ki?

Vakum etkisi nedir?

"Peki Erdem, ne yapacağız? Adamı sokağa mı atalım?" Metaforu devam ettireyim: Tabii ki hayır. Ona sahiplenmesi için alan açacaksınız. İlişki terminolojisinde bunun adı vakum etkisi.

Senaryo şu. İki kişi bir ipi tutuyorsunuz. Sen ipi o kadar sıkı çekiyorsun ki karşı tarafın ipi tutmasına gerek bile kalmıyor. O ipi bıraksa bile ip yere düşmüyor, çünkü sen zaten çekiyorsun. Onun ipi tutması, yani seni ve ilişkiyi sahiplenmesi için o ipi biraz gevşetmen, hatta bazen bırakman gerekiyor. Bırak o ip yere düşsün, kirlensin. Bırak bir an sessizlik oluşsun.

O boşluk oluştuğunda, eğer o adamın içinde sana dair zerre kadar değer, biraz sevgi varsa eğilip o ipi alacaktır. "Bağlantı koptu" diyecek ve hatasıyla yüzleşecek. Ama sen "Ya ipi tutmazsa" korkusuyla ipi öyle bir çekiyorsun ki, ya da biraz bırakıp hemen yerden geri alıyorsun ki, ona sahiplenme fırsatı vermiyorsun. Sahiplenmeyen erkeğe ya da kadına yapılacak en büyük iyilik, sorumluluğu ona iade etmektir. "Bu sadece benim ilişkim değil, bizim ortak alanımız." Bunu sözle değil, duruşla verdiğinde işe yarar. Aynı boşluk mantığını seviyor ama sahiplenmiyorsa yazısında başka bir açıdan anlatmıştım.

Sahiplenmeyen erkeğe bugünden itibaren ne yapmalısın?

Bu teoriyi pratiğe nasıl dökeceğinizi söyleyeyim. Sahiplenmeyen, aidiyet geliştirmeyen kişiye karşı bugünden itibaren şunları yapacaksınız.

Birincisi, o kapıyı biraz kapat arkadaşım. O kişiyi zihin evine, gönlünün evine hemen alma, baş köşeye oturtma. Önce kendini o tahta oturt. Onun çözmesi gereken sorunları onun yerine çözme. Tanımadığın, aranızda yeterince güçlü bir ilişki olup olmadığından henüz emin olmadığın birine nasıl borç verebilirsin? Yeni tanıştığın bir adama borç vermek gibi bu. Önce aranızda ilişki hukukunu, o aidiyeti oturtmalısın. İlişki gibi olmayan ilişik durumlarda enerjisini, emeğini, parasını, her şeyini kaptıran çok kişi var. "Morali bozuk, ben düzelteyim. İşi yoğun, ben hatırlatayım." Yapma. Bırak kendi sorunlarıyla kendisi yüzleşsin. Kendi sorununu çözebilen erkek zaten güçlü hisseder. Sen çözdüğünde onun bakıcısı, annesi gibi olurken o da senin çocuğun gibi olur. Çocuklar annelerine âşık olmazlar, onlara muhtaç olurlar.

İkincisi, talepkâr olma, seçici ol. Onu sahiplenen bir adama dönüştürmeye çalışmayın, "Neden sahiplenmiyor?" diye 40 takla atmayın. Sadece standartların olsun: "Ben karşılıklı sorumluluk alınan bir ilişkiye layığım, beklentim bu. Seninle çok güzel vakit geçiriyoruz ama tek başıma kürek çekmekten yoruldum. Sen de küreği alacaksan gidelim, yoksa ben bu sandaldan iniyorum." Bunu önce kendi iç dünyanda diyebilmelisin. Bunu söyleyebilecek cesareti oluşturmak çok önemli. Yoksa kaybetme korkun öz değerinin önüne mi geçiyor? Cepte görünmekten kurtulmak da buradan geçiyor.

Üçüncüsü, işe yarar olmaya değil, önce duygusal bağ kurmaya bak. İşe yaradığın şeyler ilişkide olur ama işe yaramaya çalışırsan duygusal bağ zayıflar. O kişi senden aldığı faydaya alışır ve fayda aldıkça sevgiye yer kalmaz. Ona ne yaptığını değil, nasıl hissettiğini göster. Neler yapabileceğini değil, yanında ne kadar güzel hissedebileceğini hissettir. Onun hayatını yönetmek yerine kendi hayatını o kadar güzel yaşa ki o senin hayatına dahil olmak istesin.

Onu avucuna almak neden kendini sahiplenmekle başlar?

Cazibe, onun seni sahiplenmesini istemekten önce kendini sahiplenmekten geçiyor. Seni sen yapan her şeyi sahiplen: Arkadaşların, dostların, yeteneklerin, becerilerin, alışkanlıkların, hedeflerin, işin, şükrettiğin kaynakların, sana hizmet eden nesneler. Bak ne kadar fazla. Önce kendini sahiplendiğinde o da seni sahiplenmek isteyecek. Kaçanı avucuna almak da önce gücünü geri almakla başlıyor.

Özetle arkadaşlarım, bir erkeğin ya da kadının sana aidiyet hissetmesini istiyorsan onun seni sahiplenmesine izin vermelisin. Bunun için de o aşırı kontrolcü, bazen aşırı verici elini biraz geri çekmen gerekecek. Korkma. Geri çekildiğinde gidecekse zaten seninle bir ilişki düşünmüyor demektir. Onu tutmaya, getirmeye, zorlamaya çalışmak enerjine, zamanına, yıllarına yazık olur. Bırak gitsin. Ama geri çekildiğinde o boşlukta sana doğru bir adım atıyorsa işte o zaman gerçek aidiyetin tohumları atılıyor demektir. Bu çok kıymetli.

Kendi gönül bahçene, kendi evine, kendi kapına sahip çık. Kapını seçerek aç. O kapıyı çalanlar için bu kapının kuralları var. Burası her gelenin geçip gittiği bir yer değil. Burada enerji var, ışık var, güzellik var. O zaman o güzelliği, o ışığı korumak için o da o kapıyı açmanın bedelini ödemeye başlayacak.

Bu konuyu daha detaylı dinlemek istersen videosunu buradan izleyebilirsin.

İlgili Yazılar

Hepsini Gör

ERDEM TAŞKINSU
 

Kendini Güncelle markasının kurucusu olan Erdem Taşkınsu, İstanbul Üniversitesi'nde Sosyoloji, Anadolu Üniversitesi'nde ise Sosyal Hizmetler Danışmanı bölümlerinden mezun olmuştur.
Atılım Üniversitesi’ndeki Aile Danışmanlığı programını başarıyla tamamlayan Erdem, önemli isimlere iş ve ilişki danışmanlığı yapmanın yanı sıra, geniş kitlelere yönelik öğretici konuşmalar düzenlemektedir. Atılım Üniversitesinde "Temel Koçluk ve  Mentorlük " dersleri vermiştir. 

YouTube/@erdemtaskinsu kanalındaki videoları 43 milyondan fazla izlenmiş olup, Milliyet gazetesinde ilişkiler ve kişisel gelişim üzerine yazıları yayımlanmaktadır.

ERDEM HAKKINDA DAHA FAZLA BİLGİ 
 

Ofis :

0 505 260 95 96

Takip

  • Instagram
  • Youtube
  • Facebook
  • X
  • TikTok
  • LinkedIn

Email 

bottom of page