top of page

Sessizliğinle Pişman Et: Kapını Çalan Taraf O Olacak

3 gün önce
7 dakikada okunur

Beynin tuhaf bir huyu var arkadaşım. Bir şeyin yokluğu, varlığından daha yüksek sesle duyulur. Normalde var olan şeye pek şükretmiyoruz. Geçenlerde benim de belim ağrımaya başladı, kalçaya falan da vuruyor, çok sıkıntılı. Spor yaparken bunun ne kadar mucizevi bir şey olduğunun farkında değilim. Ama ağrımaya başlayınca "Ne kadar önemli bir şeymiş" dedim. Tıpta buna fantom uzuv diyorlar arkadaşlar. Kolunu kaybeden insanlar artık olmayan kollarının ağrısını, hatta kaşıntısını hissediyormuş.

Bunu ilişkilere nereden bağlayacağım? Bir düşünün bakalım: Olmayan bir şey nasıl acıtıyor? Bir yokluk nasıl gerçek oluyor? Yokluğun bir insana verdiği etki çok daha büyük. Bunu bedenimizde görebiliyoruz, değil mi? Bu yazının kalbi, belki size vereceğim sır da tam olarak bu.

Hangi sessizlik pişman eder?

Sözü baştan vereyim. Sonuna kadar okuduğunda kapını çalan taraf o olabilir. Olabilir diyorum. Ama her zaman dediğim gibi taktikle değil. Üç hafta susup story atarak değil. "Acaba baktı mı?" diye on dakikada bir telefonu açarak, sessiz kalmaya çabalayarak değil. Böyle bir suskunluğu kastetmiyorum. Çünkü sessizlik sandığın şeyde sen bağırmasan da o senin feryadını duyuyor, titreşimini alıyor arkadaşım. Bu yüzden "Teması kesin, story'lerine bakmayın, beğeni yapmayın, takipten çıkarın" gibi şeyler söylemeyeceğim.

Pişman etmekten kastettiğim şey şu: Merak etsin. Bu yazının sonunda kimin merak ettiği yer değiştirecek. Beklemeye başladıysan geçmiş olsun, bunu çözmeye başlıyoruz. İki tür sessizlik var. Biri seni küçültüyor, biri seni duyulur kılıyor. Biz seni duyulur kılan sessizliğin yolundan gideceğiz.

Beni biliyorsunuz, ben çalışmalarımda oyun ya da taktik değil, bir sistem vermeye çalışıyorum. Bir düşünce sistemi, bir davranış sistemi. Çünkü oyun oynadığında üç hafta dayanıyor. Taktik iki hafta çalışıyor. Ama sistem ömür boyu çalışıyor. Konu başlığı popüler olsa da size ilişkilerle ilgili birçok temel dinamiği de anlatmış olacağım.

Şimdi derin bir nefes alın. Adam yazmıyor mu, çizmiyor mu? Bırak. Kendini geliştir. Kendini geliştiren insan böyle kaoslarda her zaman daha dengededir, ne yapacağını daha iyi bilir.

Sessizliğin neden hâlâ yayın yapıyor?

Birinci bakış açımız arkadaşlar: Gerçek sessizlik yayın yapar. Ne demek istiyorum? Bir tiyatro düşünün. Oyuncu sahneden çekilmiş, oyun yok, spotlar üzerinde değil. Ama perdenin arkasından seyirciyi gözetliyor ve perde kıpır kıpır kıpırdıyor. Seyirci olarak oyuncuyu görmüyorsun ama perdenin kıpırdadığını görüyorsun. O kıpırtı "Ben buradayım, bakıyor musun?" diyor. Gitmedi mi o oyuncu? Bu çok daha fazla dikkat çeker.

Şimdi bunu ilişkimize çevirelim. Sustun, mesaj atmıyorsun, aramıyorsun. Ama story'nin saati onun uyanık olduğu saate denk geliyor. Çevrimiçi olman onun saatine denk geliyor. Son görülmen bir açılıp bir kapanıyor. Tesadüfen bir şarkı paylaşıyorsun ama sözleri tesadüf değil. Sen konuşmuyorsun ama partnerine buram buram yayın yapıyorsun arkadaşım.

Normal ilişkilerde de böyledir. İnsanlar konuşmasa bile yayın yapar. Sosyal medyayla birlikte ne yayın yaptığın bir şekilde karşı tarafa gidiyor. Bunu ilişkilerinde çok yapıyorsun ve çoğu kişi farkında da değil. Sosyal psikoloji bunu sinyal sızıntısıyla açıklıyor. İnsan beyni kelimeden çok örüntüyü okuyor. Kontrol edebildiğin kanalı, yani konuşmayı kapatırsın. Ama kontrol etmediğin kanallar konuşmaya devam eder: zamanlaman, ritmin, dolaylı hamlelerin, aşk acısıyla ilgili göndermelerin. Karşı taraf içeriği okumaz, gönlünün ne kadar yaralı olduğunu okur. Aldığı mesaj şudur: "Bu sessizlik bana dönük." Sessizliğin konuşuyor arkadaşım. Bunu başlığa atabilirim ama algoritma güzel başlıkları anlamıyor işte.

Bana dönük olan hiçbir şey yokluk değildir. Partnerine yönelik bir şeyler yapıyorsan bu ne yokluk olur ne sessizlik. Perde kıpırdıyor. Perde kıpırdadığı müddetçe oyun bitmiyor. Oyun bitmediyse de kimse bir şey kaybetmemiştir. İstediğin kadar zaptet kendini, irade göster, "Bir şey yapmayacağım, sessiz kalacağım, görsün gününü" de. Ona o kaybetme korkusunu vermiyorsun, çünkü o kanal yayın yapmaya devam ediyor.

Pişmanlık kayıp hissinden doğar, gerçek bir kayıp hissinden. Kayıp hissi de senin yayınının kesilmesidir arkadaşım. Dokundurmaların, imalı paylaşımların. Buraya dikkat edin. Kastettiğim şey asla "Görünmez ol, hesaplarını kapat, kendi mağarana çekil" değil. Saklanmak da bir yayın türüdür: "Senden saklanıyorum" yayını. Kapanan hesap da bir mesajdır: "Çok etkilendim." Silmek de, engellemek de bir mesajdır, hem de bağırarak söylenmiş bir mesaj.

Mesele ekranda ne yaptığın değil, dikkatinin yönü. Ben şu an burada sizi yakalamaya çalışıyorum. Dikkatim söyleyeceklerimde değil, sen beni okurken ne düşündüğünde. Bunu deyince kendini daha çok yakalanmış, sohbetin daha çok içinde hissetmiş olabilirsin. Kastettiğim böyle bir şey. Birinci noktayı anladınız arkadaşlar: Kanalınızı kapatın.

Küçülerek susmak neden işe yaramaz?

İkinci nokta arkadaşlar, küçülerek sessiz kalma. Bunu bana üniversiteden çok eski, evli bir arkadaşım çağrıştırdı. "Erdem, ben sessiz kalmayı çok denedim" dedi. Dedim ki "Sen sessiz kalmayı tam olarak denemedin." Eşi eve gelir, içki içmeyi severdi, televizyonun karşısında ilişkiyle hiç ilgilenmezdi. Paylaşım yok, sohbet yok. Sen konuşmayı denersin, karşı taraf "Niye konuşuyorsun? Yine mi konuşmaya başladın?" der. Karşı tarafın her davranışı sana "Sen anlamazsın, seninle bir şey yaşanmaz" hissettirir.

Bu tarz ilişkilerde paylaşımsızlıktan daha kötü bir şey vardır arkadaşlar: Karşı tarafın toksisitesi, sana bir taraftan psikolojik şiddet uygulaması. Ben ilişkilerde buna çok daha önem veririm. Toksisite var mı? Karşı taraf sana psikolojik şiddet uyguluyor mu? Yoksa her şeyi paylaşmak, her şeyi birlikte yapmak zorunda değilsin. Bazen yalnızlık ilişkide seni yakınlaştıran bir dinamiktir. Sorun çoğu zaman zaten her şeyi birlikte yapmaktan çıkar. Bazen adam kendi bir şey yapar, bazen kadın. Kendi keyifli anlarında denk gelirler. Ritimlerini bulduklarında bir araya gelme anları olur ve o anlar çok kıymetlidir. Neyse, bu başka bir konu.

Arkadaşım yıllar içinde bunu susarak çözeceğini sandı. Sustu, sustu ama küçülerek sustu. İlişkinin içinde kendisi küçülmeye başladı. Bana hep "Erdem, ben bugüne kadar hep sustum, sessizlik işe yaramadı" diyordu. Ona şu soruyu sordum: "Sustuğunda sen neredesin?" Duraksadı. "Nasıl yani?" "Bedenin mutfakta, tamam, oturuyorsun. Peki dikkatin nerede, kulağın nerede?" Uzun bir sessizlikten sonra düşündü. "Hep onda" dedi. "Onun ne yaptığında. Kapının sesinde. Şimdi ne halt ediyor? O akşamki yüzünün halinde. Yine kendi kendine ne haltlar karıştırıyor? Hep onda."

İşte arkadaşım, sana göstermek istediğim tam olarak bu. Birçok kişinin sessizlik sanarak yaptığı ama aslında gürültü çıkardığı, yayını kapatmadığı ve aynı zamanda ilişkinin içinde küçüldüğü durumlar. Karşısındaki bir gram yokluk hissetmiyor. Çünkü o hiç gitmedi ki, hep oradaydı. Bedeni evde, dikkati adamın üstünde. Böyle şeyler yaşayan çok kişi var ama her birinin güzergahı farklı olabilir. Ben sadece farkındalık için yokluğa dikkatini çekmek istiyorum.

Acımasız bir kural vardır: Sistem senin sessizliğini itiraz olarak değil, kabul olarak kaydeder. Yutkunarak susmak pişmanlık üretmez. Tam tersine karşı tarafa daha fazla ehliyet, daha fazla özgürlük verir. Adam da bunu öğrenmişti: "Ne yaparsam yapayım düzen böyle döner." Sessizliğin katlanmak olursa ve katlanırken kendini küçültürsen, bu tarz ilişkilerde kendini bitirirsin. Bazen ilişkide ritmi değiştirmek için düzeni bozman gerekir.

İki tür sessizlikten kastettiğim işte bu. Küçülme sessizliği yapmayın arkadaşlar. Duygularını içinde biriktiren, söylemek istediği şeyler olduğu halde yutkunan, aportta bekleyen bir sessizlik değil.

Sessizliğinin yönü nereye dönük?

Peki ikinci sessizlikten neyi kastediyorum? O arkadaşımın, burada okuyan birçok arkadaşımın da kendine döndüğü sessizliği. Büyük bir şey değil. Yarım bıraktığı bir kursa yazıldı. Sabahları yürümeye başladı. Yıllardır aramadığı arkadaşını aradı, onunla iletişimini geliştirdi. Sessizliği değişmedi ama dikkat et, sessizliğin yönü değişti, türü değişti. Artık susarken orada değil, başka bir yerde.

Bu uygulamayı evli çiftlerde de, partnerinin davranışlarından memnun değilsen ve onu değiştirmeye çalışıyorsan, bir taktik olarak değil bir yaşam felsefesi olarak hayatınıza getirebilirsiniz. Sen böyle davrandığında adam da sistemdeki ufak tefek dengesizlikleri hisseder. Kadın da hisseder. O yüzden partnerini değiştirmeye çalışma. Hep başta dediğim şey: Kendini değiştir.

Peki o adamın tepkisi ne oldu dersiniz? Pişmanlık mı? Hayır. Alay. "Bu saatten sonra diksiyon kursunu ne yapacaksın?" gibi. Çünkü sistemler önce eski dengeyi geri çağırmak için bastırır arkadaşlar. Adam eski düzeni geri getirmeye çalışıyor. Ama sen burada dengelemeyeceksin, çünkü her denge sağlıklı değildir. Bazen dengeyi bozman, o kaosu çıkarman gerekir. Bu bir kuraldır.

Arkadaşım benim de desteğimle direndi ve o alayın altından bambaşka bir şey çıkmaya başladı. Bir akşam, hiç merak etmeyen o adam şunu sordu: "Bu akşam neredesin?" İşte arkadaşlar, "Kapını çalacak" diyordum ya, kapı çalınmıştı. Taktik değil bu dediklerim. Her ilişkinin dinamiğine göre değişen sistemik bir zeka var her şeyin arka planında.

Gerçek yokluk ne demek?

Üçüncü noktaya geliyorum. Gerçek yokluk bir dikkat transferidir arkadaşlarım, bir dikkat yönlendirme sanatıdır. Ne demek istediğimi anlatayım. Telefonunu düşün. Bir uygulamayı kullandın, ekranı kapattın. Uygulama kapandı mı? Kapanmadı, sadece ekranı kapattın. Arka planda çalışmaya, pilini yemeye devam eder. Akşam bakıyorsun şarj bitmiş. "Bugün telefonu doğru düzgün kullanmadım ki" diyorsun. Kullanmadın ama arka planda çalıştı. Bilgisayardaki dosyalar da arka planda çalışıyorsa performansı devamlı düşürür.

Stratejik sessizlik dediğim şey işte bu: Ekran kapalı ama uygulama açık. Konuşmuyorsun ama o ilişki arka planda çalışıyor ve senin pilini yiyor. Kafanda "Acaba ne yaptı? Acaba şimdi ne oldu? Acaba yazacak mı?" Gerçek yokluk arkadaşım, uygulamayı kaydırıp kapatmaktır. Arka planda çalışan dosyaları gerçekten kapatmaktır.

Şunu bir yere yazın: Pilin nereye akıyorsa sen oradasın. Dikkatin neredeyse enerjin oradadır. Bunu 2016'da, 2017'de söylemiştim, şimdi birçok kişinin bu sözle videolar yaptığını görüyorum. Dikkat de bir enerji yatırımıdır. İkili ilişkiler dikkatle beslenir. Sevilmediğini nereden anlıyorsun? Partnerinin dikkati senden kopuyor, seni dikkatle dinlemiyor. Sevgi bile kendini dikkatle ifade eder. Diyalogda bile dikkatin olmadığında karşındaki o sevgiyi hissetmez. Sen anlatmazsın, karşı taraf hisseder. Orada ilişkinin gıdası da biter.

Benim kişisel fikrim şu: Dikkat bir taşıyıcı. Sevgi ayrı bir boyuttur ama dikkatin onda değilse onu ne kadar sevdiğin karşı tarafa geçmez. Sen dikkatini gerçekten çektiğinde sistemde bir boşluk oluşur.

Dikkatini nereye vermelisin?

Peki dikkat nereye gidecek? Dikkatinin gideceği gerçek adresler lazım arkadaşlar. O sessizliği oluşturmak istiyorsan yarım kalmış işlerin, ihmal ettiğin bedenin, belki sağlığın, öğrenmek istediğin bir şey, ertelediğin insanlar, ertelediğin işler.

Ama şuna dikkat et. Kendini oyala, kendini meşgul et demiyorum. Oyalanmak, bekleme odasının içinde can sıkıntısına bir şeyler yapmaya çabalamaktır. Fark şurada: Saatine bakmadan yapabildiğin, kendine yaptığın bir yatırım mı, yoksa "Yeterince geri çekildim mi?" diye düşündüğün bir şey mi? Ben hayatını onu etkilemek için doldur demiyorum. O zaten taktik. Bunu yapmaya çalıştığı için birçok kişi yine aynı noktaya geliyor. Benim anlattığım şey bir sistem.

Burada sana 300 dolarlık bir farkındalık açayım arkadaşım. O hiç görmeyecek olsa da bunu yapar mıydın, yapmaya devam eder miydin? Cevap evetse bu kendine yaptığın bir yatırımdır ve ona kanalı kapattığın bir eylemdir. Ama cevap "Görsün de istiyorum" ise perde hâlâ kıpırdıyor demektir. Perde kıpırdıyorsa birinci kısımda ne demiştik? Perdenin arkasında biri var. O hâlâ sende.

Aşkın bir tanımı vardır: Olan kişiye değil, görmek istediğin kişiye aşık olursun. Zihninize bir bakın bakalım, kimi görüyor? Onun gerçek halini mi, yoksa değiştirdiğin halini mi? Umarım bu yazı aydınlatıcı olmuştur.

Bu konuyu daha detaylı dinlemek istersen videosunu buradan izleyebilirsin.

İlgili Yazılar

Hepsini Gör

ERDEM TAŞKINSU
 

Kendini Güncelle markasının kurucusu olan Erdem Taşkınsu, İstanbul Üniversitesi'nde Sosyoloji, Anadolu Üniversitesi'nde ise Sosyal Hizmetler Danışmanı bölümlerinden mezun olmuştur.
Atılım Üniversitesi’ndeki Aile Danışmanlığı programını başarıyla tamamlayan Erdem, önemli isimlere iş ve ilişki danışmanlığı yapmanın yanı sıra, geniş kitlelere yönelik öğretici konuşmalar düzenlemektedir. Atılım Üniversitesinde "Temel Koçluk ve  Mentorlük " dersleri vermiştir. 

YouTube/@erdemtaskinsu kanalındaki videoları 43 milyondan fazla izlenmiş olup, Milliyet gazetesinde ilişkiler ve kişisel gelişim üzerine yazıları yayımlanmaktadır.

ERDEM HAKKINDA DAHA FAZLA BİLGİ 
 

Ofis :

0 505 260 95 96

Takip

  • Instagram
  • Youtube
  • Facebook
  • X
  • TikTok
  • LinkedIn

Email 

bottom of page